Ne oldu? TedX konuşmaları mahalle muhtarlığı konuşmalarındaki seviyeye düşünce, doğal olarak kimse izlemez oldu.
Marka değeri nasıl düşer isimli süreç.
Fon vurgunu olayına karışan şirketlerin yöneticileri ve bağımlı-bağımsız yönetim kurulu üyeleri 'ben eylül ayında istifa etmiştim' diyerek sorumluluktan kurtulma hamleleri yapıyor.
Politik alanda 'bilmiyordum, kandırıldım' yaklaşımına alışkındık zaten şimdi de iş dünyasını sardı.
Aldığın görevi-unvanı Linkedin'de havalı havalı duyururken iyi...
Fransa ve İtalya’daki eylemleri romantik masum hareketler olarak görenler biraz dar bakıyor dünyaya.
Bu haberle bugün borsa hızlıca yükselir.
#SonDakika 16 Ekim'de Et ve Süt Kurumu yönetim kurulu üyeliğine atanan Kutluhan Taşkın, bugün yayımlanan Resmi Gazete'de Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığı'na da atandı
cumhuriyet.com.tr/siyaset/3-…
Avrupa/İngiltere, nitelikli göçmen ile serseri takımı göçmeni ayırmadığı için sokakları yakılıp yıkılıyor.
Bazen kızsak da ABD bazen bunu yapıyor.
Yurt dışının en sevdiğim yanlarından biri, sigara içen sayısının çok az olması.
Bu mesajın altına ‘şu avrupa şehrinde çok içiliyorrr’ diye çığırtkanlık yapmayın.
Toplantılarda anlattıklarımızı @canan_duman1 en nazik haliyle yazmış. Okunmalı ve anlaşılmalı.
Son birkaç gündür herkes Vestel’i konuşuyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in şirketin kredi notunu yüksek riskli seviyeden finans dünyasında kelimenin tam anlamıyla iflasın eşiği sayılan Ca seviyesine düşürmesi, ağır borç yükü ve çalışan sayısının 2024 sonundaki 19 bin 509’dan Haziran 2026’da 11 bin 822’ye gerilemesi gündeme bomba gibi düştü.
Sosyal medyaya bakıyorum. Kamuoyu yine üçe bölünmüş: Bir kesim “Binlerce insana ekmek kapısı, sahip çıkılsın” diyor. Bir kesim, alt taşeronların ve Ege sanayisinin kırılmasından endişeli. Bir kesim ise IMEI düzenlemelerini hatırlatıp tüketici kırgınlığını dile getiriyor.
Herkes bir şirketin krizini kendi hayatı üzerinden anlatıyor. Ve aslında haklılar. Bir şirketin bilançosu, binlerce hanenin mutfağına dokunur.
Ama ben bu tartışmada başka bir şey görüyorum. Vestel’in yaşadığı şey, tek bir şirketin hikayesi değil. Türkiye’de sanayinin son 30 yılda nasıl para kazandığının, şimdi neden kazanamadığının hikayesi.
Önce şunu netleştirelim: Vestel, Türkiye’nin en büyük elektronik üreticilerinden biri. Milyonlarca ürün üretti, on binlerce insana iş verdi, ihracat rekorları kırdı. Bunlar küçümsenecek şeyler değil. İçeride yönetimsel hatalar yapıldı mı, risk yönetimi ve borçlanma tercihleri ne kadar doğruydu, bunu ancak kapalı kapılar ardındaki bilançoları inceleyenler kesin olarak bilebilir.
Ama yönetim tercihlerinden bağımsız olarak, dışarıdan net şekilde görünen bir gerçek var: Vestel’in karı, uzun yıllar boyunca sadece üretimden değil, bilanço yönetiminden geldi.
Bunu açayım.
Türkiye’nin 1990’lardan 2010’lara kadar kurduğu sanayi modeli, kimsenin açıkça itiraf etmediği bir denklem üzerine oturuyordu:
Düşük faizle döviz borçlan. Ucuz iş gücüyle üret. Güçlü para birimiyle sat. Aradaki farkı kâr olarak cebe at.
Biz buna yerli üretim dedik. Ama aslında bu, tam anlamıyla bir finansal arbitraj modeliydi. (Arbitraj, en yalın haliyle; aynı varlığın farklı piyasalardaki fiyat, kur ya da faiz farkından tek kuruş risk almadan veya üretim yapmadan kar yaratma sanatıdır.)
Şirketler üretimde değil, gelir tablosuyla bilanço arasındaki bu kur ve faiz farkından para kazanıyordu. Fabrika, bu oyunun sahnesiydi; asıl oyun, finans departmanında kuruluyordu.
Vestel bu modelin en saf örneklerinden biriydi. Kar, sadece televizyon satmaktan değil; kur, faiz ve hacim üçlüsünün aynı anda doğru yönde hareket etmesinden geliyordu.
Bu bir suçlama değil; olgusal bir tespit. Çünkü Türkiye’nin makroekonomik koşulları, uzun yıllar boyunca sanayiciye bu modeli teşvik etti. Düşük faizli döviz bolluğu döneminde, bu denklemi kullanmayan şirketler ölçek büyütmekte zorlanıyordu.
Dört sütun aynı anda çöktü
Bu model dört sütun üzerinde duruyordu. Son 10 yılda dördü de aynı anda çöktü:
1) Ucuz iş gücü gitti.
Türkiye’de maliyetler arttı. Ama daha önemlisi, otomasyon işgücünü verimsizleştirdi. Bugün bir Çin fabrikası, bir Türk fabrikasından daha az insanla daha çok üretiyor. İşgücü artık avantaj değil, maliyet.
2) Düşük faizli döviz borcu gitti.
Küresel faizler yükseldi, risk primi arttı, borçlanma maliyeti katlandı. Borç aynı borç ama çevirmesi artık çok daha pahalı.
3) Döviz geliri TL maliyet artışına yetişemedi.
Kurun artması ihracat gelirini TL bazında büyüttü ama içerideki yüksek TL enflasyonu, işçilik ve operasyonel maliyetler o geliri eritti. Üstüne bir de döviz borçlarının katlanan faiz yükü eklenince, ihracat geliri bilançoyu kurtarmaya yetmedi.
4) Ölçek ekonomisi gitti.
Ölçek, ancak marj varsa anlamlıdır. Marj yoksa ölçek, sadece daha büyük bir zarar demektir. 19 binden 11 bine düşen istihdam bunun kanıtı: Şirket sadece küçülmüyor, model küçülüyor.
Asıl soru: Vestel neden bu kadar savunmasızdı?
Cevap rahatsız edici ama adil: Vestel, güçlü bir marka olma potansiyelini hiçbir zaman fiyatlama gücüne dönüştüremedi.
Türkiye’de buzdolabı ve televizyon denince akla gelen ilk isimlerden biriydi. Ama Vestel, markasını kapasitesini beslemek için kullandı; kapasitesini markasını beslemek için değil.
Ürünü kimin adına sattığı, hangi fiyata sattığı, rafta nasıl konumlandığı bunlar fason/OEM üretimin doğası gereği Vestel’in tam kontrolünde değildi. Kontrol edebildiği ana unsur, fabrikanın kaç bant çalıştırdığıydı.
Kapasite şirketleri kur şokuna dayanamaz. Çünkü kapasite fiyatlama gücü değildir. Fabrika marka değildir. Hacim marj değildir.
Türkiye iş dünyası 30 yıldır bu kavramları birbirine karıştırıyor.
Peki ne yapmalı?
Ezber cümleleri tekrarlamayacağım. “Katma değere geçin” demeyeceğim; çünkü o bir reçete değil, temennidir.
Gerçek reçete üç maddede:
1) Bilanço, stratejiden önce gelir.
Bir şirketin kaderini ne ürettiği değil, nasıl finanse edildiği belirler. Döviz borcu olan, doğal hedge’i olmayan, nakit akışı döngüsel her şirket kırılgan. Sektörü ne olursa olsun. Türkiye’de artık CFO’nun masası, CEO’nun masasından daha kritik.
2) Marka, kur şokuna karşı tek tampondur.
Fason üretim yapan şirket, kriz geldiğinde artan maliyeti müşteriye yansıtamaz. Kendi markası olan şirket ise bir yere kadar yansıtır. Türkiye’nin ihracatının büyük bölümü hala fason. Bu oran değişmeden hiçbir şey değişmez.
3) Ölçek değil, derinlik.
Daha çok üretmek değil, daha vazgeçilmez olmak. Bir parçayı dünyada sadece sen üretiyorsan, kur ne olursa olsun ayaktasın. Bir parçayı herkes üretiyorsa, en ucuz üreten kazanır ve o genelde sen değilsin.
Peki bunu kim yapacak?
Reçeteyi yazmak kolay. Uygulamak zor. Çünkü bu dönüşümün üç aktörü var ve üçü de şu an aynı yöne bakmıyor:
Şirketler yapacak ama kısa vadeli borç çevirme baskısı, uzun vadeli strateji kurmalarını engelliyor. Her ay bilanço çeviren bir yönetim, üç yıl sonrasını planlayamaz.
Devlet yapacak ama teşvik sistemi hala kapasiteyi ödüllendiriyor, markayı değil. “Kaç kişi çalıştırıyorsun” sorusu, “ne kadar katma değer üretiyorsun” sorusundan daha çok soruluyor.
Yatırımcı yapacak ama Türkiye’de uzun vadeli sabır sermayesi yok. Herkes çeyrek bilanço izliyor. Sabırlı sermaye olmadan marka olmaz.
Yani mesele “ne yapmalı” değil. Mesele, bu üç aktörün aynı anda aynı yöne bakması. Bu olmadan Vestel bir istisna olarak kalır; olursa, Vestel bir uyarı olur.
Rahatsız edici sonuç
Vestel haberi, bir şirketin haberi değil. Türkiye’nin son 30 yılda kurduğu sanayi modelinin son kullanma tarihinin dolması.
Bu modeli savunanlar, Türkiye’yi değil; eski alışkanlıkları savunuyor. Ama o model artık borçtan başka bir şey üretmiyor.
Yeni dönem kapasiteyi değil, konumu ödüllendirecek. Kendi ekosistemini ve markasını yaratan şirketler kazanacak. Geri kalanı, ne kadar büyük olursa olsun, bir sonraki kur şokunda masadan kalkacak.
Vestel masadan kalktı mı? Henüz değil. Ama sandalyesi çoktan çekildi.
#Vestel #ekonomi
Netflix, Ben Affleck'in 16 kişilik yapay zeka girişimi InterPositive'i 587 milyon dolara satın aldı. Çalışan başına 37 milyon dolar demek.
Temiz Veri Seti: Affleck, telifli içeriklerle eğitilen modellerin yayıncılar için hukuki bir risk olduğunu savunarak 8 ay boyunca kontrollü sahnelerde kendi veri setini çekti.
Prodüksiyon Kalitesi: Şirket, standart demo videoları yerine doğrudan prodüksiyon standartlarına uygun çıktılar üretebilen bir yapı kurdu.
Özel Model Mimarisi: Her yeni film, kendi günlük görüntüleri (dailies) üzerinden eğitiliyor. Veri ve model ağırlıkları doğrudan prodüksiyonun kontrolünde kalıyor.
Hollywood’un En Değerli Avarı: Profesyonelce aydınlatılmış ve telif hakları tamamen çözülmüş günlük çekimler.
Netflix halihazırda yaklaşık 300 yapımında üretken yapay zeka kullanıyor.
Zamanında burada ülkedeki #BES sistemine karşı olumsuz görüş yazdım diye birçok 'uzman' karakterler sert yorumlar yazmıştı.
Finans okuryazarlık tam bir simülasyon girdabında.
Boykotu nasıl kırarız diye çok cin bir fikir düşünmüşler kendilerince.
BAE merkezli Mir Group, EspressoLab'ın yüzde 70'ini satın aldı
t24.com.tr/ekonomi/bae-merke…









