Pinned Tweet
Hiç bir ırktan değilim, TÜRK KAVMİNDENİM
ARAPÇAYI ARABİSTANDA, TÜRKÇEYİ TÜRKİYEDE ÖĞRENDİM.
Yazdıklarım kendi şahsi düşüncelerimdir.
Hiç bir şeyi değiştirme gibi bir niyetim yok.
YAZDIKLARIMI ve EZBERLERİNİZİ KARŞILAŞTIRARAK HAKLIYI/HAKSIZI, DOĞRUYU/YANLIŞI görebilir/bulabilirsiniz.
Mesala, KEVSER SURESİ
KEVSER: ÇOKLUK.
Saladaki NEHR: LİYAKAT
EBTER: TECRİT OLUNAN
KUR'AN'DA رِجْس (RİCS) VE نَجَس (NECES) AYRIMI
Kur'an'da teradüf, yani farklı kelimelerin aynı anlamda kullanılması yoktur.
Her kelimenin kendine özgü anlamı vardır.
Örneğin أَب (eb), biyolojik ve biyolojik olmayan babalığı kapsarken
وَالِد (valid) sadece biyolojik babayı ifade eder.
Aynı şekilde (رِجْس) Rics ve (نَجَس) Neces de farklı kavramlardır.
NECES (نجس) Tevbe 28:
İnnemel-müşrikûne نجسün (kafirler necestir) fe-lâ yakrabûl-Mescidel-Harâme ba'de âmihim hâzâ (bu yıl dönümlerinden sonra kendilerine yasaklanmış olan bu mescide yaklaşmasınlar)
Kur'an burada kâfirleri (كافر) değil, neces dediği müşrikleri (مشرك) yasaklamıştır.
Küfür, tanıklığı yapılan şeyi örtmek; şirk ise Allah'ın ilahi birliğine başka bir şeyi ortaklaştırmaktır.
Heykel yapmak şirk değildir; heykele ilahlık atfetmek şirktir. Çünkü şirk nesnenin varlığından değil, ona ilahlık atfedilmesinden doğar.
NECES (نجس), tevhidin saflığının başka bir varlığın ortaklaştırılmasıyla bozulmasıdır. Bu maddi değil, soyut bir bulaşmadır. Kur'an müşriklere neces (نجس) demiş, kâfirleri böyle nitelendirmemiştir.
RİCS (رجس) Maide 90:
Yâ eyyühellezîne âmenû innemel-hamr vel-meysiru vel-ensâbu vel-ezlâm ricsun min ameliş-şeytân fe-ctenibûhu lealleküm tuflihûn.
Hamr, meysir, ensab ve ezlam için رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ (şeytanın amelinden bir Rics) ifadesi kullanılır.
Rics, bir unsurun başka bir unsurla karışması yani combination'dur.
Maide 91: İnnemâ yürîdüş-şeytânu en yûkıa beynekümül-adâvete vel-bağdâe fil-hamri vel-meysiri ve yasuddeküm an zikrillâhi ve anis-salvâti fe-hel entüm müntehûn.
Şeytan, hamr ve meysir aracılığıyla düşmanlık oluşturmak ve insanları Allah'ın zikrinden ve namazdan uzaklaştırmak ister.
Mesele hamrın kendisi değil, "ne dediğini bilmez durumda olmakla tarif edilen sarhoşluğun" meydana getirdiği sonuçtur.
Hamr neden "şeytanın amelinden" Rics'tir?
Nisa 43: Yâ eyyühellezîne âmenû lâ takrabûs-salvât ve entüm sukârâ hattâ ta'lemû mâ tekûlûn (sarhoşken "ne söylediğinizi bilene kadar" namaza yaklaşmayın)
Buradaki belirleyici ölçüt "ne dediğini bilememe" halidir.
Hamrın şeytani amelle ilişkili Rics'i, "ne söylediğini bilememe" sarhoşluğu , insanı bu hâle getirerek Allah'ın zikrinden ve salvattan uzaklaştırmasıdır.
Kişi ne söylediğini biliyorsa bu sarhoşluk durumu yani rıcs gerçekleşmemiştir.
Cennetteki hamr neden Rics değildir?
Muhammed 15: Ve enhârun min hamr lezzetin liş-şâribîn.
Cennette içenlere lezzet veren hamr ırmakları vardır.
Saffat 45-47: Yutâfu aleyhim bi-ke'sin min me'în. Beydâe lezzetin liş-şâribîn. Lâ fîhâ ğavlun ve lâ hum anhâ yünzefûn.
Cennet içeceği insanı sarhoş ederek ne dediğini bilemez hâle getirmez.
Demek ki hamrın kendisi şeytanın ameli değildir. Ne söylediğini bilememe ve Allah'ın zikrinden uzaklaşma etkisiyle şeytani amelden Rics oluşur. Cennette bu etki bulunmaz.
Domuz eti (رجس) Rics'tir ama (نجس) neces değildir?
En'am 145: Kul lâ ecidu fî mâ ûhiye ileyye muharramen alâ tâimin yat'amuhu illâ en yekûne meyteten ev demen mesfûhan ev lahme hınzîr fe-innehu "RICS" ev fisqan uhille li-ğayrillâhi bih.
Kur'an Domuz eti için (فَإِنَّهُ رِجْسٌ) O bir Rics'tir denir ama NECESTİR demez.
Maide 90'daki gibi "şeytanın amelinden bir Rics" olduğu da söylenmez.
Domuz eti yemek insanı sarhoş ederek ne söylediğini bilemez hâle getirmez; Allah'ın zikrinden ve salvattan uzaklaştırdığı da belirtilmez. Bu yüzden ona "şeytanın amelinden bir rıcs" denmemiştir
Dolayısıyla domuz etinin Rics oluşuyla hamrın "şeytanın amelinden Rics" oluşu farklıdır.
Heykel yapmak ile heykele ilahlık atfetmek
Heykel yapmak şirk değildir, bu yüzden heykeller neces değildir. Ancak heykele ilhlık atfetmek şirktir.
Önemli olan nesnenin şirkle ilişkisidir.
Heykele ilahlık atfetmek yani şirk, tevhidin saflığını bozan NECES durumudur.
SONUÇ:
Kur'an domuz etine RICS (رجس) demiş, NECES (نجس) dememiştir.
Kur'an'da RICS (رِجْس) ile NECES (نَجَس) farklı kelimelerdir. Birini diğerinin yerine koymak, Kur'an'ın yaptığı anlam ayrımını ortadan kaldırır.
Erdal Serce retweeted
Allah neden Adem'e secde emrinden önce iki defa sizi yarattık ve sizi biçimlendirdik diyor?
Araf 11 kesin olarak şunu söylüyor: Sizi yarattık.
Hitap çoğuldur. Üstelik yaratma fiili geçmiş zamanda ve tamamlanmış bir eylem olarak ifade edilmiştir.
Ardından:
ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ
SONRA sizi biçimlendirdik, size şekil verdik.
Ve tekrar:
ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ
DAHA SONRA meleklere, Adem'e secde edin, dedik.
Ayetin sıralaması gayet açık:
Çoğul bir hitapla yaratılış.
Aynı çoğul hitapla biçimlendirilme.
Ardından meleklere Adem'e (TEKİL) secde emri.
Dolayısıyla Adem'e secde emrinden önce, yaratılmış ve biçimlendirilmiş bir çoğuldan söz ediliyor.
Benim dikkat çektiğim husus tam olarak budur.
Sizin pedagojik anlatım açıklamanız, ayetteki çoğul hitabı ve iki defa kullanılan ثُمَّ (sümme) kelimesini ortadan kaldırmıyor.
Ayet, önce Adem'i yarattık, sonra ona şekil verdik demiyor. Önce sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik diyor. Ardından tekil olarak Adem'i anıyor ve meleklere ona secde etmelerini emrediyor.
Bu nedenle Adem'in yaratılışı, meleklerin secdesi ve cennetten hubutundan önce var olan bir insan topluluğu ihtimali, ayetin ciddi biçimde çok açik ifade ettiği bir durumudur.
Açık ve net olarak, ADEM'E SECDE EMRİİNDEN ÖNCE YARATILMIŞ ve TASVİR EDİLMİŞ BİR İNSAN TOPLULUĞU VAR.
A'raf 11'in ortaya koyduğu dilsel durumu cevaplamadan, yalnızca pedagojik anlatım demek bu problemi çözmüş olmuyor.
Replying to @erdalserce
@veysel_yagmahan
Nisa 1 «Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının»
Araf 11. Ayeti Hz Ademden önce insanlar zaten yaratılmıştı diye anlarsan Nisa 1. Ayete göre insanların yaratılıp yayılması tek nefsin yaratılmasından sonra olduğuyla sana karşılık verilir.
Şayet bu karşılık kabul edilmez çünkü ben o ayette ki “nefsin vahide”nin Hz Adem olduğunu söylemiyorum bilakis orda ki nefis tür anlamındadır yani insan türünden yarattık dersen bende sana, nefsin vahide insan türü ise “halake minha zevcehe” ifadesinin açıklaması yapılmalı derim. Çünkü türsel bir mahiyete izafe ile “ondan eşini yarattı” denilmesi müşkil bir durumdur. Yani ondan ( insan türünden) eşini yarattı denilemez.
Araf 27 «Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne ve babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.»
Ademoğulları hitabı belli bir bölgede yaşayan insanlara yada belli bir kavme yönelik değil, bütün insanlara yöneliktir. Anne ve babamız olarak vafedilenler ise Hz Adem ve eşidir. Bu ve benzeri nice ayetler var. Dolayısıyla nefsin vahidenin Hz Adem olduğuna bu ayetlerle istidlal edebiliriz. Ayrıca ayette şeytanın, anne ve babamızı cennetten çıkardığına dikkat cekilerek bizede bununla tenbih ve ihtar yapılmış. Şeytanın aldatmasına kanmamaya yönelik ihtiyaç bütün insanların ihtiyacıdır. Öyleyse Ademoğulları terkibi ile gelen nida bütün insanlara yöneliktir. Buda bize Hz Ademin nefsin vahide olduğunu gösterir.
Araf 11. Ayete gelince, aslında bunun benzeri Nisa 1 de var. Çünkü ayette ilk baş “sizi tek nefisten yaratan” denilerek yaratmayı çoğul olarak getirmiş. Sonra “eşinide ondan yaratan” denilerek insanların yaratılışını tek nefsin eşinin yaratılışından önce zikretmiş. Oysa ayetin devamında “ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan” buyrulmuş. Yani zaten ayetin başında “sizi tek nefisten yaratan” denilmiş şayet senin mantığına göre gidicek olursak, önce bütün insanlar tek nefisten yaratılmış sonra tek nefisten de onun eşi yaratılmış sonrada erkek ve kadınlar yaratılıp yer yüzüne yayılmış nasıl iyi mi böyle?
Ayetlerde ki uslübu ve kinayi anlatımı farketmezsen böyle Kur'anla tokuşursun. Hz Ademin yaratılışından önce insanların yaratılışından bahsetmesi, ataya yönelik olan yaratılış nimetinin onun nesli üzerinden anlatılması ve kişinin, varlığın farkındalığını ilk önce kendi nefsinde ve varlığından bilmesinden dolayıdır. Dolayısıyla, Allah insanlara doğrudan Hz Ademin yaratılışını anlatarak başlamıyor. Önce onların kendi varlıklarını gündeme getirip «Sizi yarattık» diyor. Boylece muhatap kendisini merkeze alarak yaratılış hakikatini düşünmeye yönlendiriliyor. Ardından bu yaratılışın başlangıcına yani Hz Ademe dikkat çekiliyor.
Yani burdaki anlatımın aslında pedagojik yönü var çünkü insan önce kendi varlığını fark eder, sonra varlığının başlangıcını araştırır.
Nisa 1. Ayettede aynı mantık var.
Benim söylediğim şeyi biraz farklı yorumlayarak cevap veriyorsunuz.
Ben, Hz. Muhammed dönemindeki insanların Adem'den önce tek tek yaratıldığını iddia etmiyorum.
Ayetin açıkça ortaya koyduğu anlatım sırasına dikkat çekiyorum:
خَلَقْنَاكُمْ
Sizi yarattık.
ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ
Sonra sizi biçimlendirdik.
ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ
Sonra meleklere Adem'e secde edin dedik.
İki defa kullanılan ثُمَّ, bu üç aşamayı birbirinden ayırıyor.
Buradaki çoğul hitabın Hz. Muhammed dönemindeki insanlara yöneltilmiş olması, anlatılan yaratma ve biçimlendirme olaylarının da o dönemde gerçekleştiği anlamına gelmez.
Benim dikkat çektiğim husus, ayetin Adem'e secde emrinden önce yaratma ve biçimlendirme olaylarından söz etmesidir.
Siz bu sıralamanın neden böyle kurulduğunu açıklamak yerine, hitabın sonraki nesillere yöneltilmiş olmasını gerekçe gösteriyorsunuz.
Oysa tartışmamız gereken şey, ayetin hitap ettiği topluluğun hangi dönemde yaşadığı değil, ayetin anlattığı olayların kendi içindeki sıralamasıdır.
Benim yorumuma katılmayabilirsiniz. Ancak önce ayetin bu anlatım sırasını dil bakımından açıklamanız gerekir.
Replying to @erdalserce
Bu topluluk herhangi bir anne veya babadan yaratılmadan birden mi var oldular? Size göre öyle olmalı çünkü ayette “sizi yarattık” hitabına muhatap olan topluluğun, anne veya babadan yaratıldığından bahsedilmiyor. Ayrıca, ”sizi” zamiri ayetin indiği dönemde ki muhataplarına yönelir. Dolayısıyla, ayetin hitap ettiği o zamanda ki kesimin yaratılmasından bahsettiğini söylemeniz gerekir neden taaa Hz Ademden öncesine gidiyorsunuz ki? Yada sizi yarattık diye kendilerine hitap edilen topluluk Hz Peygamber zamanında ki topluluktu ve sümme edatıda size göre tertip ifade ediyorsa o zaman Hz Peygamberin zamanında ki topluluğu Allah yarattı direkt ve yine o zamanda meleklere Hz Ademe secde edin diye emir verdi bak Hz Peygamber zamanında. Yani, tertip üzere anlıyacak olursak abicim iş çok saçma yerlere gidiyor. Dolayısıyla bu hususlar bile o ayette kinaye yada lazımı mütekaddim olduğunu çok açık gösterir.
Ayet iki defa (ثُمَّ/SÜMME) kullanarak üç aşamayı birbirinden ayırıyor:
Sizi yarattık,
sümme/sonra sizi biçimlendirdik,
sümme/daha sonra meleklere Adem'e secde edin dedik.
Benim açıklamam, ayetin Adem'e secde emrinden önce yaratılmış ve biçimlendirilmiş çoğul bir topluluktan söz ettiği yönündedir.
Siz ise henüz A'raf 11'deki "Adem'e secde edin" emrinden önce gelen çoğul yaratılış ve biçimlendirme anlatımını açıklamış değilsiniz.
Replying to @erdalserce
Ayette ki sıralama, yaratmada ki öncelik ve sonralık ilişkisinin sıralamasını beyan etme maksadıyla gelmemiştir. Eğer öyle olsa bile bu durum, lazımı mütekaddim yöntemine göre çözüme kavuşturulur. Bunun manası şudur: Önceden varlığı kabul edilen, fakat sözde açıkça zikredilmeyen mukaddem bir unsurun sözün veya hükmün anlaşılması için gerekli olmasıdır.
Mesela “benim adıma şu telefonu sat” diyen birinin sözünde, açıkça zikredilmeyen ancak sözün anlamlı olması için gerekli olan bir unsur vardır o da “telefonun mülkiyetine sahip olmak”tır. Çünkü kişi, telefonun mülkiyetine sahip olduktan sonra onu bir başkasına satabilir. Dolayısıyla bu zaten bilinen bir şey olduğu için ayrıca cümlede onu zikretmeye gerek yok.
Bunun gibi, “sizi yarattık” hitabını, sadece hitapta ki gramere göre anlıyacak olursak, “sizi yarattık” kısmında ki “küm” zamiri muhataba yönelik olduğu için, hitap anında o an orda hazır bulunmayan yada geçmişte yaşamış ve ölmüş olan insanlar bu zamirin kapsamına girmez. Şayet böyle kabul edilirse, “sizi yarattık” hitabına muhatap olan o topluluğun, geçmişte yaşamış insanlardan da önce yaratılmış olmaları gerekir ki bu çelişkidir. Dolayısıyla sözün sağlıklı anlaşılması için, yaratılış hususunda mukaddem olan bir unsurun takdir edilmesi gerekir. Yani, “sizi yarattık” ifadesinde ki yaratılan insanlar, bilindiği gibi ancak bir anne ve babanın birleşmesi vesileyle yaratılırlar. Bu durum, insanın var olmasının lazımı mütekaddimi olan bir unsurdur.
Dolayısıyla, “sizi yarattık” ifadesinin lazımına gidilerse, yaratılan bu insanların bir anne ve babadan yaratıldığını anlarız. Çünkü insanların dünya ya gelmelerinde bundan başka bir sebep yoktur. Ve bu insanlar bir anda yaratılmışta değiller. Ama sırf ayetin zahirine tutunacak olursak “sizi yarattık” hitabında bahsedilen insanların, annesiz ve babasız yaratıldığınıda söylememiz gerekir. Ama böyle olmadığını sizde çok iyi biliyorsunuz çünkü anne ve baba sebebiyle yaratılmak zaten bilinen ve kabul edilen olduğu için ayrıca zikretmeye hacet yoktur.
Bundan dolayı, sizi yarattık hitabının lazımı, bu insanların bir anne ve babadan meydana gelerek yaratılmalarıdır. Anne ve babalarda başka anne ve babalardan yaratıldığı için bu silsile anne ve baba tarafından yaratılmayanda durmalı ki Kuran'da bize bunun Hz Adem olduğunu söylüyor. Onun toprakran yaratıldığı ve bütün insanların tek nefisten yaratıldığı. Bundan dolayı Kur'an, lazımı mütekaddim olan bu hususun bilindiği kabulü ile hitap ettiğinden dolayı bu ayette ayrıca önce Hz ademin yaratılışını anlatmasına ihtiyaç kalmıyor.
Allah neden Adem'e secde emrinden önce iki defa sizi yarattık ve sizi biçimlendirdik diyor?
Araf 11 kesin olarak şunu söylüyor: Sizi yarattık.
Hitap çoğuldur. Üstelik yaratma fiili geçmiş zamanda ve tamamlanmış bir eylem olarak ifade edilmiştir.
Ardından:
ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ
SONRA sizi biçimlendirdik, size şekil verdik.
Ve tekrar:
ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ
DAHA SONRA meleklere, Adem'e secde edin, dedik.
Ayetin sıralaması gayet açık:
Çoğul bir hitapla yaratılış.
Aynı çoğul hitapla biçimlendirilme.
Ardından meleklere Adem'e (TEKİL) secde emri.
Dolayısıyla Adem'e secde emrinden önce, yaratılmış ve biçimlendirilmiş bir çoğuldan söz ediliyor.
Benim dikkat çektiğim husus tam olarak budur.
Sizin pedagojik anlatım açıklamanız, ayetteki çoğul hitabı ve iki defa kullanılan ثُمَّ (sümme) kelimesini ortadan kaldırmıyor.
Ayet, önce Adem'i yarattık, sonra ona şekil verdik demiyor. Önce sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik diyor. Ardından tekil olarak Adem'i anıyor ve meleklere ona secde etmelerini emrediyor.
Bu nedenle Adem'in yaratılışı, meleklerin secdesi ve cennetten hubutundan önce var olan bir insan topluluğu ihtimali, ayetin ciddi biçimde çok açik ifade ettiği bir durumudur.
Açık ve net olarak, ADEM'E SECDE EMRİİNDEN ÖNCE YARATILMIŞ ve TASVİR EDİLMİŞ BİR İNSAN TOPLULUĞU VAR.
A'raf 11'in ortaya koyduğu dilsel durumu cevaplamadan, yalnızca pedagojik anlatım demek bu problemi çözmüş olmuyor.
Replying to @erdalserce
@veysel_yagmahan
Nisa 1 «Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının»
Araf 11. Ayeti Hz Ademden önce insanlar zaten yaratılmıştı diye anlarsan Nisa 1. Ayete göre insanların yaratılıp yayılması tek nefsin yaratılmasından sonra olduğuyla sana karşılık verilir.
Şayet bu karşılık kabul edilmez çünkü ben o ayette ki “nefsin vahide”nin Hz Adem olduğunu söylemiyorum bilakis orda ki nefis tür anlamındadır yani insan türünden yarattık dersen bende sana, nefsin vahide insan türü ise “halake minha zevcehe” ifadesinin açıklaması yapılmalı derim. Çünkü türsel bir mahiyete izafe ile “ondan eşini yarattı” denilmesi müşkil bir durumdur. Yani ondan ( insan türünden) eşini yarattı denilemez.
Araf 27 «Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne ve babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.»
Ademoğulları hitabı belli bir bölgede yaşayan insanlara yada belli bir kavme yönelik değil, bütün insanlara yöneliktir. Anne ve babamız olarak vafedilenler ise Hz Adem ve eşidir. Bu ve benzeri nice ayetler var. Dolayısıyla nefsin vahidenin Hz Adem olduğuna bu ayetlerle istidlal edebiliriz. Ayrıca ayette şeytanın, anne ve babamızı cennetten çıkardığına dikkat cekilerek bizede bununla tenbih ve ihtar yapılmış. Şeytanın aldatmasına kanmamaya yönelik ihtiyaç bütün insanların ihtiyacıdır. Öyleyse Ademoğulları terkibi ile gelen nida bütün insanlara yöneliktir. Buda bize Hz Ademin nefsin vahide olduğunu gösterir.
Araf 11. Ayete gelince, aslında bunun benzeri Nisa 1 de var. Çünkü ayette ilk baş “sizi tek nefisten yaratan” denilerek yaratmayı çoğul olarak getirmiş. Sonra “eşinide ondan yaratan” denilerek insanların yaratılışını tek nefsin eşinin yaratılışından önce zikretmiş. Oysa ayetin devamında “ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getirip yayan” buyrulmuş. Yani zaten ayetin başında “sizi tek nefisten yaratan” denilmiş şayet senin mantığına göre gidicek olursak, önce bütün insanlar tek nefisten yaratılmış sonra tek nefisten de onun eşi yaratılmış sonrada erkek ve kadınlar yaratılıp yer yüzüne yayılmış nasıl iyi mi böyle?
Ayetlerde ki uslübu ve kinayi anlatımı farketmezsen böyle Kur'anla tokuşursun. Hz Ademin yaratılışından önce insanların yaratılışından bahsetmesi, ataya yönelik olan yaratılış nimetinin onun nesli üzerinden anlatılması ve kişinin, varlığın farkındalığını ilk önce kendi nefsinde ve varlığından bilmesinden dolayıdır. Dolayısıyla, Allah insanlara doğrudan Hz Ademin yaratılışını anlatarak başlamıyor. Önce onların kendi varlıklarını gündeme getirip «Sizi yarattık» diyor. Boylece muhatap kendisini merkeze alarak yaratılış hakikatini düşünmeye yönlendiriliyor. Ardından bu yaratılışın başlangıcına yani Hz Ademe dikkat çekiliyor.
Yani burdaki anlatımın aslında pedagojik yönü var çünkü insan önce kendi varlığını fark eder, sonra varlığının başlangıcını araştırır.
Nisa 1. Ayettede aynı mantık var.
Erdal Serce retweeted
LAHM: ET
ŞAHM: YAĞ
DOMUZUN ETİ HARAMDIR, YAĞI HARAM DEĞİLDİR.
DOMUZ PİSLİK değil, GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ KARIŞIMDIR.
Domuzun iç organları, küçük bir müdahaleyle insan ile tam uyumlu hale getirilebilmektedir.
DOMUZUN HARAM EDİLME SEBEBİ, GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ve İNSANDAN BOZMA OLUŞUDUR.
This Post is from an account that no longer exists. Learn more
Erdal Serce retweeted
O ŞEY HURİ DEĞİL
Yusuf 12:84, Yakup'un gözlerinin üzüntüden beyazlaşması ve bunun sonucu görme yetisinin kaybolmasını anlatır
Vakıa 56:22-23'te cennetteki HUR-i ayn, korunmuş inciye benzetilir. İnci yalnızca beyazlığıyla değil, ışıkla etkileşimi, parlaklığı ve yansıtıcılığıyla da dikkat çeker
İki anlatım arasında önemli bir karşılaştırma vardır: Dünya hayatında beyazlaşan göz görme kaybıyla ilişkilendirilirken, aynı beyazlık niteliği, farklı çevresel koşullarda (cennette) hadid (keskin görüş) sonucunu doğurur. Dünya hayatının güneş ışığıyla işleyen görme düzeni ile cennetin farklı nur ortamındaki görme düzeni aynı değildir
HUR kelimesi aynı kökten gelen Kur'an ifadeleriyle anlaşılabilir
Kaf 50:14'te Rabbine dönüşü anlatan kullanım dönüş anlamını; Kehf 18:34 ve 18:37'deki karşılıklı konuşmalar ile Mücadele 58:1'deki karşılıklı konuşma ise karşılıklı yönelme, cevaplaşma ve etkileşim boyutunu gösterir.
Bu kullanımlar, kökün dönüş ve karşılıklılık anlamlarını ortaya koyar. Böylece HUR kelimesinin Kur'an'daki kök kullanımlarında dönüş, geri dönme ve karşılıklı etkileşim anlamları görülür.. Bu bağlamda HUR-i ayn, gözün yalnızca görünüşünü değil, yeni yaratılışta kazandığı niteliği ve ışıkla etkileşimini de anlatır
İnsan 76:13'te cennette güneşin ve zemheririn görülmeyeceği, 76:14'te gölgelerinin onların üzerine yakınlaştırılacağı bildirilir. Gölgelerin çoğul biçimde anlatılması ve insanlara yakın olması tasviri, dünya hayatındaki aydınlanma ve gölge düzeninden farklı bir ortamı gösterir. Güneşin bulunmadığı, gölgelerin sürdüğü bu çevrede ışığın işleyişi de dünya koşullarından farklıdır
Zümer 39:69'da yeryüzünün Rabbinin nuruyla aydınlanması, aydınlanmanın yalnızca güneş ışığına bağlı olmadığını gösterir. Bu nedenle cennetin farklı nur ortamında görme işlevinin dünya hayatındaki fiziksel koşullara bağlı kalması gerekmez.
Kaf 50:22'de örtünün kaldırılmasıyla görüşün hadid olması, değişimin algılama boyutunu ortaya koyar. Görüş, örtünün kalkmasıyla farklı bir niteliğe kavuşur. Bu da görme ve algılama kapasitesinin dünya hayatındaki sınırlarla açıklanamayacağını gösterir.
Cennetteki yeni yaratılış yalnızca bedenin dış görünüşündeki bir değişim değildir. Gözün yapısı, ışığı algılama biçimi ve görme kapasitesi de yeni koşullara uygun biçimde değişmiştir
Duhan 44:54 ve Tur 52:20'deki "Zevvecnahum bi-huri ayn" ifadesi, onları HUR-i ayn ile eşleştirildiğini bildirir. Bu eşleştirme, dünya hayatındaki evlilik veya kadın-erkek birlikteliği kalıbına indirgenemez. Kur'an'da eş ve çift anlam alanındaki kelimeler, birbirini tamamlayan ve uyumlu biçimde bir araya getirilen varlıkları da anlatır.
HUR-i ayn, cennet koşullarına uygun yeni yaratılışta ortaya çıkan göz ve görme niteliğidir. HUR kökündeki dönüş ve karşılıklı etkileşim anlamları bu okumayı destekleyen Kur'ani bağlamı oluşturur. Buna göre (zevvecnahum) eşleştirme, insanın yeni yaratılışta kazandığı görme niteliğinin bütün bedensel ve algısal yapısıyla uyumlu hale getirilmesini ifade eder
Göz bağımsız çalışan bir organ değildir. Görme; beyin, sinir sistemi, dolaşım ve bedenin diğer işlevleriyle birlikte gerçekleşir. Kalp ve diğer organlarla bütünlük içindeki insan yapısında görme de bu sistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla yeni yaratılışta görme niteliğinin değişmesi, yalnızca gözün görünüşünün değil, insanın bütün bedensel ve algısal yapısının yeni koşullara uygun biçimde yeniden düzenlenmesidir.
Zevvecnahum bi-hur-i ayn ifadesi, yeni yaratılışla var edilen insanın görme niteliğinin beden ve algılama sistemiyle uyumlu hale getirilmesini anlatan bir eşleştirmedir.
Kur'an'ın cennet tasvirleri, dünya hayatındaki fizyolojik sınırları aynen sürdüren bir varlığı değil, yeni yaratılışın koşullarına uygun biçimde yeniden düzenlenmiş insanı ortaya koyar
Cennetteki insanın göz niteliği, ışıkla etkileşimi ve görme kapasitesi de bu yeni yaratılışın dışında tutulamaz. HUR-i ayn ile hadid görüş arasındaki bağlantı, cennet koşullarına uygun yeni yaratılışın görme boyutunu açıklayan Kur'ani bir manadır.
O ŞEY HURİ DEĞİL
Yusuf 12:84, Yakup'un gözlerinin üzüntüden beyazlaşması ve bunun sonucu görme yetisinin kaybolmasını anlatır
Vakıa 56:22-23'te cennetteki HUR-i ayn, korunmuş inciye benzetilir. İnci yalnızca beyazlığıyla değil, ışıkla etkileşimi, parlaklığı ve yansıtıcılığıyla da dikkat çeker
İki anlatım arasında önemli bir karşılaştırma vardır: Dünya hayatında beyazlaşan göz görme kaybıyla ilişkilendirilirken, aynı beyazlık niteliği, farklı çevresel koşullarda (cennette) hadid (keskin görüş) sonucunu doğurur. Dünya hayatının güneş ışığıyla işleyen görme düzeni ile cennetin farklı nur ortamındaki görme düzeni aynı değildir
HUR kelimesi aynı kökten gelen Kur'an ifadeleriyle anlaşılabilir
Kaf 50:14'te Rabbine dönüşü anlatan kullanım dönüş anlamını; Kehf 18:34 ve 18:37'deki karşılıklı konuşmalar ile Mücadele 58:1'deki karşılıklı konuşma ise karşılıklı yönelme, cevaplaşma ve etkileşim boyutunu gösterir.
Bu kullanımlar, kökün dönüş ve karşılıklılık anlamlarını ortaya koyar. Böylece HUR kelimesinin Kur'an'daki kök kullanımlarında dönüş, geri dönme ve karşılıklı etkileşim anlamları görülür.. Bu bağlamda HUR-i ayn, gözün yalnızca görünüşünü değil, yeni yaratılışta kazandığı niteliği ve ışıkla etkileşimini de anlatır
İnsan 76:13'te cennette güneşin ve zemheririn görülmeyeceği, 76:14'te gölgelerinin onların üzerine yakınlaştırılacağı bildirilir. Gölgelerin çoğul biçimde anlatılması ve insanlara yakın olması tasviri, dünya hayatındaki aydınlanma ve gölge düzeninden farklı bir ortamı gösterir. Güneşin bulunmadığı, gölgelerin sürdüğü bu çevrede ışığın işleyişi de dünya koşullarından farklıdır
Zümer 39:69'da yeryüzünün Rabbinin nuruyla aydınlanması, aydınlanmanın yalnızca güneş ışığına bağlı olmadığını gösterir. Bu nedenle cennetin farklı nur ortamında görme işlevinin dünya hayatındaki fiziksel koşullara bağlı kalması gerekmez.
Kaf 50:22'de örtünün kaldırılmasıyla görüşün hadid olması, değişimin algılama boyutunu ortaya koyar. Görüş, örtünün kalkmasıyla farklı bir niteliğe kavuşur. Bu da görme ve algılama kapasitesinin dünya hayatındaki sınırlarla açıklanamayacağını gösterir.
Cennetteki yeni yaratılış yalnızca bedenin dış görünüşündeki bir değişim değildir. Gözün yapısı, ışığı algılama biçimi ve görme kapasitesi de yeni koşullara uygun biçimde değişmiştir
Duhan 44:54 ve Tur 52:20'deki "Zevvecnahum bi-huri ayn" ifadesi, onları HUR-i ayn ile eşleştirildiğini bildirir. Bu eşleştirme, dünya hayatındaki evlilik veya kadın-erkek birlikteliği kalıbına indirgenemez. Kur'an'da eş ve çift anlam alanındaki kelimeler, birbirini tamamlayan ve uyumlu biçimde bir araya getirilen varlıkları da anlatır.
HUR-i ayn, cennet koşullarına uygun yeni yaratılışta ortaya çıkan göz ve görme niteliğidir. HUR kökündeki dönüş ve karşılıklı etkileşim anlamları bu okumayı destekleyen Kur'ani bağlamı oluşturur. Buna göre (zevvecnahum) eşleştirme, insanın yeni yaratılışta kazandığı görme niteliğinin bütün bedensel ve algısal yapısıyla uyumlu hale getirilmesini ifade eder
Göz bağımsız çalışan bir organ değildir. Görme; beyin, sinir sistemi, dolaşım ve bedenin diğer işlevleriyle birlikte gerçekleşir. Kalp ve diğer organlarla bütünlük içindeki insan yapısında görme de bu sistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla yeni yaratılışta görme niteliğinin değişmesi, yalnızca gözün görünüşünün değil, insanın bütün bedensel ve algısal yapısının yeni koşullara uygun biçimde yeniden düzenlenmesidir.
Zevvecnahum bi-hur-i ayn ifadesi, yeni yaratılışla var edilen insanın görme niteliğinin beden ve algılama sistemiyle uyumlu hale getirilmesini anlatan bir eşleştirmedir.
Kur'an'ın cennet tasvirleri, dünya hayatındaki fizyolojik sınırları aynen sürdüren bir varlığı değil, yeni yaratılışın koşullarına uygun biçimde yeniden düzenlenmiş insanı ortaya koyar
Cennetteki insanın göz niteliği, ışıkla etkileşimi ve görme kapasitesi de bu yeni yaratılışın dışında tutulamaz. HUR-i ayn ile hadid görüş arasındaki bağlantı, cennet koşullarına uygun yeni yaratılışın görme boyutunu açıklayan Kur'ani bir manadır.
Erdal Serce retweeted
"Kur'an'ı anlamanın önündeki en büyük engel, kelimeleri, İslam sonrası oluşan coğrafî, etnik ve kültürel kalıplarla okumaktır.
Oysa Kur'an, kendi kelimelerini kök ailesi, morfolojik kalıp ve ayetler arası ilişkiler üzerinden inşa eder.
ARB ve ACM köklerini bu yöntemle yeniden okuduğunda, Kur'an'ın dil, aidiyet ve yaratılış hakkında bambaşka, kendi içinde son derece tutarlı bir sistem kurduğunu ortaya koymaktadır.
1. ARB kökü, Kur'an'da üç ayrı kategoride ve birbirinden keskin çizgilerle ayrılan anlamlar kazanır.
A. 'ırba (Vakıa 56:37) – Ayetteki "fe cealnahünne" ifadesindeki "hünne" zamiri açıkça kadınları işaret eder. Buradaki 'ırba, ne "tatlı dilli" ne de "eşine düşkün" anlamına gelir. Kur'an'ın kendi kullanımında ARB, etnik bir kimlik bildiren en temel isimdir.
B. EL-A'RAB (Tevbe 97-99, Ahzab 20) – Bu kalıp, ARAB'ın "Arap birey" anlamından farklı olarak, toplumsal bir bütünü, Arap kavmini ifade eder. Tevbe 97'deki "el-A'rabü eşeddü küfran" ifadesi, bu topluluğun genel karakterini çizer. Ahzab 20'deki "yeveddû lev ennehüm badûne fi'l-A'rab" ise, EL-A'RAB'ın bir mekân/topluluk olduğunu, BADUN'un ise ayrıca "bedevîler (çölde yaşayanlar)" olduğunu netleştirir. Bu iki kelime asla eşanlamlı değildir; birisi aidiyeti, diğeri yaşam biçimini gösterir.
C. ARABÎ ve ARABÎYYEN – Eğer kelime bir ismi veya hükmü niteliyorsa (hükmen arabiyyen), "Araplığa ait hüküm" anlamı gelir. Ancak aynı kalıp, Kur'an veya lisan ile bağlandığında (Kur'anen arabiyyen, bi-lisanin arabiyyin) artık bir aidiyet değil, konuşulan dil anlamına gelir: "Arapça". Kur'an, kendi diline işte bu netlikle "Arapça" der.
2. ACM Kökü: A'CEM (isim) – Acemî / Acem kimliğine ait birey; A'CEMÎYYEN (dil niteleyicisi) – Acemce / Acem dili; EL-A'CEMÎN (çoğul) – Acemler / Acem topluluğu. Bu ayrım, Fussilet 44'te açıkça sergilenir. Ayetteki "e-a'cemiyyün ve arabiyyün" ifadesi, geleneksel okumalarda olduğu gibi "Acemî mi yoksa Arap mı?" şeklinde kişi karşılaştırması değildir. Vav (و) harfi ile birbirine bağlanan bu iki kelime, iki ayrı dili (Acemce ve Arapça) nitelemektedir. Ayetin doğru okuması şudur: "Eğer onu Acemce bir Kur'an kılsaydık, 'Ayetleri Acemce ve Arapça açıklanmış olmalı değil miydi?' derlerdi." Yani Kur'an, Arapça indirilmiştir; ancak muhataplarının itirazı, Acemce bir metnin Arapça açıklanması gerektiği yönündedir. Nahl 103 ise bu teoriyi kesinleştirir. Muhatapların suçladığı kişinin lisanı Acemce'dir (a'cemiyyün), fakat indirilen Kur'an Arapça'dır (arabiyyün).
3. ETRAB (Vakıa 37) – Toprak Kökenliler. Bu kelime, TURAB (toprak) ile aynı kökü paylaşır. Kur'an'da TURAB, insanın yaratılış maddesidir. ETRAB'ı sadece "yaşıtlar" diye okumak, bu derin bağlantıyı görmezden gelmektir. Kur'an, burada cennetteki kadınların melek gibi nurani değil, tıpkı dünyadaki insan gibi topraktan yaratılmış beşerî varlıklar olduğunu ima eder. Bu, cennetteki hayatın da bizim doğamıza uygun olduğunun ontolojik bir kanıtıdır. KEVAİB (Nebe 33) – KE'B kökü, "kabarmış, yükselmiş" anlamı taşır. Ayetteki kullanımı, kadınsı bedensel bir özelliği nitelediğini gösterir. Bu okuma, kelimeyi geleneksel tefsirlerdeki dar ve çoğu zaman edebî mecazlardan kurtararır.
4. Bu okuma sistemi, Kur'an'ın dil ve kimlik anlayışını üç temel eksene oturtur:
5. Aidiyet (Araplık/Acemlik): A'RAB, A'CEM – Bunlar toplulukları ifade eder.
6. Dil (Arapça/Acemce): ARABÎYYEN, A'CEMÎYYE – Bunlar iletişim araçlarıdır.
7. Yaratılış (Topraktan Olma): ETRAB, TURAB – Bu, insanın özünü ifade eder. Geleneksel sözlükler ve mealler, bu üç ekseni sürekli birbirine karıştırmış, A'RAB'ı bedevî, A'CEM'i Arap olmayan herkes, ETRAB'ı ise sadece yaşıt olarak çevirerek Kur'an'ın inşa ettiği bu zengin anlam evrenini yoksullaştırmıştır.
Kur'an, indiği dönemin Arapçasını kullanmakla birlikte, bu kelimelere kendi özgül ve sistematik anlamlarını yükler. Bu sistemi görmemek, sadece çeviri hatası değil; Kur'an'ın mesajını daraltmaktır. 'ırba denildiğinde Arap kadın, ETRABA denildiğinde ise topraktan yaratılmış olduğu anlaşılmalıdır.
İsrailoğulları
Bilenler/bilebilenler üzerine fazlalıklı/ayrıcalıklı,
bilenlerin fazlası kılınmış
teapaw.org/erdalserce/status/2039…
teapaw.org/erdalserce/status/1857…
teapaw.org/erdalserce/status/1857…
teapaw.org/erdalserce/status/1993…
teapaw.org/erdalserce/status/1718…
teapaw.org/erdalserce/status/1798…
teapaw.org/erdalserce/status/1772…
teapaw.org/erdalserce/status/1798…
Erdal Serce retweeted
Kur'an insanı yalnızca yaşayan bir varlık olarak değil, bilme yetisi verilmiş bir bilinç varlığı olarak ele alır. Bu açıdan bakıldığında insanı anlamanın anahtarı, "BİLMEK" ve "BİLEBİLMEK" arasındaki farkı kavramaktır.
İnsan, yaratılışı gereği öğrenebilir, anlayabilir ve ayırt edebilir. Yani her insan, doğası itibarıyla bilebilen ve ayırt edebilen bir varlıktır. Bu yönüyle tüm insanlık, potansiyel olarak bir "bilebilenler" alanına dahildir. Ancak bu potansiyel, herkes tarafından aynı şekilde kullanılmaz. İşte burada ikinci bir ayrım ortaya çıkar: BİLENLER.
BİLENLER, sahip oldukları bilme yetisini fiilen kullanan, düşünen, idrak eden ve hakikati ayırt edebilen kimselerdir. Onlar sadece bilgiye sahip olan değil; bilgiyi anlamlandıran, onu bir farkındalığa dönüştüren insanlardır. Buna karşılık BİLEBİLENLER, bu kapasiteye sahip olmakla birlikte, henüz onu kullanmamış ya da kullanmayan insanları da kapsar. Bu yüzden her BİLEN, aynı zamanda BİLEBİLENDİR; fakat her BİLEBİLEN, henüz BİLEN değildir.
Kur'anın "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" sorusu, işte bu ayrımı ortaya koyar. Bu soru, insanın değerinin sahip olduğu potansiyelde değil, bu potansiyeli kullanmasında yattığını gösterir. Çünkü bilme yetisi herkese verilmiştir; fakat bu yetiyi kullanmak, yönelmek ve idrake ulaşmak insanın tercihine bağlıdır.
Bu noktada "Rab" kavramı devreye girer. Rab, yalnızca yaratan değil; aynı zamanda öğreten, geliştiren ve bilme sürecini açan olandır. "İnsana bilmediğini öğretti" ifadesi, Rabliğin özünü ortaya koyar. Buna göre Rab, insandaki bilme yetisini açan, onu besleyen ve olgunlaştıran bir terbiyecidir. Ancak bu öğretim, zorlayıcı değil; yönlendiricidir. Yani Rab öğretir, fakat herkes öğrenmez.
Bu yüzden "bilenlerin ve ayırt edebilenlerin Rabbi" ifadesi, sadece bir sahiplik değil; bir süreç anlatır. Bu ifade, bilme yetisini açan, geliştiren ve onu idrake dönüştüren ilahi terbiyeyi ifade eder. İnsan bu sürece yöneldiğinde bilenlerden olur; yüz çevirdiğinde ise sahip olduğu potansiyele rağmen bilmeyenler arasında kalır.
Sonuç olarak insan, BİLMEKLE değil; BİLEBİLMEKLE tanımlanır. Ancak onun değeri, bu yetiyi kullanarak bilmeye ve ayırt etmeye ulaşmasıyla ortaya çıkar. Bu nedenle insanlık, özünde ikiye ayrılır: BİLEBİLENLER ve BİLENLER. Ve bu ayrım, insanın varoluşunun merkezinde yer alır.
İnsan, BİLEBİLME yetisiyle yaratılır; BİLEN olmak ise onun tercihidir.
Erdal Serce retweeted
Arapçada ين (in) eki, Kur'anın dilinde yalnızca akıllı varlıklar, özellikle insan toplulukları için kullanılan bir çoğul ekidir. Mü'minin, müslimin, kafirin, zalimin, mucrimin gibi örneklerin tamamı insan gruplarını ifade eder; bu ek hiçbir zaman cansız varlıklar, hayvanlar veya kozmik düzenler için kullanılmaz.
Bu çerçevede (العلمين) kelimesi de aynı ekten dolayı insanlara yönelik bir topluluk ifadesidir ve "bilenler" anlamını taşımaktadır. Bu, kelimenin köküyle de uyumludur: ع ل م kökü bilmek, anlamak, ayırt etmek demektir. Dolayısıyla العلمين, "bilenler topluluğu" veya "bilgi ehli insanlar" olarak okunmaya elverişlidir.
Kur'anın Hz. Muhammed'e:
{وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ}
"Cahillerden yüz çevir."
dediği dikkate alınırsa, resulün yöneldiği kitlenin bilgisizler değil, bilenler olduğu anlaşılır. Böylece Muhammed'in gönderiliş gayesi de bu bağlamda "bilenlere rahmet" olarak şekillenir. Çünkü rahmet, hakikati anlayabilen, kavrayabilen bir topluluğa yönelir.
Bu noktada dikkat çekici olan, -ين ekinin kainatla ilgili hiçbir kelimede kullanılmamış olmasıdır.
İşte bu sebeple, Kur'anın kullandığı genel dilsel yapı, Yaratıcının "bilenlerin Rabbi" olduğu fikrini destekler niteliktedir. Nitekim رَبّ kelimesinin kökü olan رَبَبَ / رَبْبٌ (rebib) de "yetiştirmek, geliştirmek, eğitmek, olgunlaştırmak" anlamlarını içerir. Yani Rabbi tanımlayan şey, kör bir sahiplik değil; bilgiyi, idraki ve olgunluğu açığa çıkaran terbiye edici bir işlevdir.
Bu yönüyle bakıldığında:
العلمين→ bilenler topluluğ,
رحمة للعلمين → bilenlere rahmet,
ربّ العالمين → (bilginin, idrakın, olgunlaşmanın Rabbi)
*Bilenlerin Rabbi* okuması, hem Arapça morfolojiyle hem de Kur'an'ın genel hitap tarzıyla uyumlu bir bütünlük teşkil eder
Erdal Serce retweeted
Efendi yaratıcı değildir; Rabb ise her şeyin yaratıcısıdır!
Efendi yaratıcı değildir; Rabb ise her şeyin yaratıcısıdır!
Erdal Serce retweeted
15 sene S.Arabistan'da yaşadım
Anadilim Arapça, babadilim Türkçe
Kur'anı harekesiz okur anlarım
Emevi/Abbasi tedrisatına itbar etmem
Okuduğu mealleri Kur'an
Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'yı İncil sananları gördükçe yazasım geliyor
Bu arada aşağıdaki E.Yüksel mealleri yanlıştır😊
This Post is from an account that no longer exists. Learn more



















































