Pinned Tweet
Merhaba, güzel bir haber.
Victoria Emma Pagan'ın editörlüğünde hazırlanan The Tacitus Encyclopedia, Wiley-Blackwell'den çıktı.
Dünyanın farklı ülkelerinden filologların ve tarihçilerin katkıda bulunduğu bu ansiklopediye ben de iki madde yazdım.
wiley.com/en-gb/The+Tacitus+…
Yeni video: Hugo Grotius'un Yaşamı ve Hukuk Felsefesi youtu.be/lb7AX2ZTDDM?si=QSwi… @YouTube aracılığıyla
C. Cengiz Çevik retweeted
✨ Karajan, one of the greatest conductors ever. An absolutely spellbinding performance of Dvořák's Symphony No. 9 "From the New World" with the legendary Berliner Philharmoniker. Pure orchestral mastery. 🎻🎼
“Bir gün Vala Nureddin ile Kabataş kıyılarında yürüyorduk. Fındıklı tepelerindeki bazı eski evleri göstererek, o evlerle ilgili eski gençlik anılarını anlatıyordu bana.
Bir ara durdu:
— Biliyor musun, dedi. 40 yaşına geldiğin zaman o kadar yalnız, o kadar yalnız kalacaksın ki, anlaşabileceğin iki kişi bile bulamayacaksın çevrende. Herkes kuş dili konuşuyormuş gibi gelecek sana…
Yirmi dokuz, otuz yaşlarındaydım o sıralarda ve kırk yaş çok uzaklarda görünüyordu.
Sonra Salacak’taki mütevazi bir bahçeye içki içmeye gitmiştik.
Vala, küçük küçük süssüz kelimeler, yarım cümlelerle konuşurdu. Bu yarım cümlelerde uzak çağrışımlı ince nükteler saklıydı. Akşam’ın sansürcü başyazarı Hilâlî’nin beylik itirazlarından birini taklit toplumsal şartlanmalardaki katılıklardan birinin usulca altını çizmek gibi…
Ve boyuna gülerdik. Kahkahalarla gülerdik. Doya doya gülerdik.
Bizi bir dinleyen olsa ne konuştuğumuzu, neye güldüğümüzü anlayamazdı bile…
Ortak yaşamımızdan gelen ayrı bir dil vardı aramızda.
Cerrahpaşa’da yatarken, ziyaretine gitmiştim. Yastığının altında kendisi için yazdığım bir yazı vardı. Çıkarıp onu göstermişti. Yazının yayınlandığı gün doğum gününe rastlamış.
— Doğum günümün en büyük armağanı bu oldu, demişti.
Doktorlar kulağıma üç günlük ömrü kaldığını fısıldamışlardı odasına girerken. Vala, burnunda uzun ince bir hortumun cam ucu, erimiş bir yüzle konuşuyordu:
— Bak insan ne hallere geliyor, diyordu.
Ne söyleyeceğimi şaşırmış, katılıp kalmış, oturuyordum.”
(Çetin Altan, Kahrolsun Komünizm Diye Diye, Bilgi Yayınevi, 1976: 85-87)
Bir Galatasaray - Fenerbahçe maçının arefesindeyiz. Favori olmanın hiçbir şeye yaramadığı, tarihsel bir rekabet tarzının en güzel örneğidir ve aşağıdaki yazıda detaylı bir şekilde anlattığım gibi, bunun ceremesini Galatasaray daha çok çekmiştir. Son yıllarda bu durum büyük ölçüde değişmiş durumda ama bir dönem bu durumun nedenleri beni bir hayli düşündürmüştü. Neyse, aşağıdaki twitte dixi, quod dixi.
Bu twitte en efsanevî Galatasaray - Fenerbahçe maçlarından birini anlatacağım. Yaşım gereği izleme şansımın olmadığı (takipçilerim arasında var mı yaşı yeten ve maçı hatırlayan?) ama iyi araştırdığım yıllardan bir maç.
18 Aralık 1960'ta oynanan Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi 5-0 yendiği tarihî derbi... Bu bir Galatasaray destanından ziyade bir Metin Oktay destanıdır. Sakat bileğiyle sahaya çıkan Metin, beş golün dördünü atmıştır.
Ertesi gün Milliyet, sonucu "Oo!.. Müthiş Netice: 5-0" başlığıyla duyuruyordu. Gazeteci Kahraman Bapçum'a göre Galatasaray, rakibinin "üzerinden silindir gibi geçmişti." Fakat maçın asıl büyüklüğü yalnızca skor farkında değil, bu üstünlüğün sahadaki hâlindeydi.
Daha ilk dakika dolmadan Metin, sağ kanatta topla buluştu; topu düzeltti ve kendini yere atarak vurdu. Bapçum'un deyişiyle "şimşekleşivermişti". Sekiz dakika sonra bu kez kaleci Şükrü ve savunmacı Naci'yle girdiği karambolden galip çıktı; topu ikinci kez Fenerbahçe ağlarına gönderdi.
Bahri'nin golüyle ilk yarı 3-0 Galatasaray'ın üstünlüğüyle bitti.
İkinci devrede Fenerbahçe yüklenirken Metin, savunmanın arkasındaki boşluğu yakaladı. Nedim'i geçip kaleye yöneldi; şutu dönemin gazetelerinde tarif edildiği şekliyle, "bazuka mermisi" gibi ağlara takıldı. Yedi dakika sonra yine santradan aldığı topla ilerledi ve beşinci golü attı. Bapçum'un "Vuran Çekiç" olarak adlandırdığı Metin, bir derbide tek başına dört gol atıyordu.
Metin'in bu başarısını daha da destanlaştıran şey, maç öncesindeki sakatlığıdır. Biraz detaylı anlatacağım, çünkü hayat dersi de içermektedir.
Gündüz Kılıç 21 Aralık günü, gazetede yayımlanan "Evvelâ yürek sonra mahâret" başlıklı yazısını büyük ölçüde Metin Oktay'ın "yüreği"ne ayırır. Bu yazının bir önemi de Gündüz Kılıç ile Metin Oktay arasındaki ilişkiye ve aralarında kurdukları diyaloğun tarzına dair önemli bir örnek içermesidir. Seneler sonra araları bozulacak olsa da, bu dönemde baba - oğul gibidirler.
Kılıç yazısında öncelikle, Fenerbahçe maçından önce, uçakla İzmir'den dönerken yanındaki boş koltuğa Metin'in gelip oturduğunu ve "Baba, size içimden gelen bir şey söylemek istiyorum amma, şimdiye kadar benim hiç büyük laf ettiğimi işittiniz mi ilk önce siz söyleyin de rahat başlayayım sözlerime" dediğini aktarır. Kılıç ise "Hayır, Metin," diye cevap verir, "Sen çok büyük işler başardın, fakat asla büyük konuşmadın ve böbürlenmedin." Metin de "Öyleyse," der, "baba, ne olur aramızda kalsın. Fenerbahçe maçımızdan hiç korkma, açık farkla kazanacağız maçı." Kılıç'a göre, Metin "sanki pek utanılacak bir laf etmiş gibi alnı terden boncuklaşarak ve yüzü kızararak" kaçıp gider onun yanından.
Kılıç'ın anlatımına göre, uçaktaki o konuşmanın ertesi günü kulübe fil bacağı gibi şişmiş bir ayakla topallayarak gelen Metin'in bileği, amansız tedavilere rağmen arada oynanacak olan Kasımpaşa maçına kadar bir türlü iyileşmez.
Kasımpaşa müsabakası öncesi yapılan son denemede durumun ümitsizliği karşısında Kılıç, Metin'in kulağına eğilerek büyük laf etmenin doğru olmadığını fısıldar. Hatası yüzüne vurulan bir çocuk gibi kızaran Metin, "Allah büyüktür babacığım, daha önümüzde iki gün var, ben hemen Yorgo'ya gidiyorum, bu gece de ayağıma sıcak ekmek içi sararız" diyerek umudunu dile getirir.
Galatasaray'ın Kasımpaşa ile berabere kalmasının ardından, takımdaki ve tribündeki karamsar havayı dağıtmak isteyen Metin, Gündüz Kılıç'a kimseye duyurmadan takım arkadaşları Ayhan ve Kâmil'i de alıp Mecidiyeköy'e gitmeyi, ayağını gizlice denemeyi teklif eder.
Sahaya topallaya topallaya çıkan, ancak müthiş bir irade kuvvetiyle acıya direnen efsane, bir saatlik çalışmanın ardından rahatça depar atacak seviyeye gelir. İdman bitiminde soyunma odasına girdiklerinde Kılıç'a dönerek, "Tamam baba, bu ayak beni idare eder. Yalnız ne olur ne olmaz siz yanınızda bir Novakain iğnesi bulundurun, oyunda eğer fazla bir acı duyarsam hemen çıkar onu vurdurur gene oynarım" der.
Büyük derbiye yirmi dakika kala, bir önceki maçta burnu parçalandığı için oynayamayan Kaptan Turgay Şeren'in gözyaşları içinde arkadaşlarından kendi eksikliğini hissettirmemelerini istemesinin ardından Kılıç, Metin'in yanına gider. Her maç öncesi yaptığı gibi ayaklarını duvara dayayıp sessizce konsantre olan Metin'e, "Allah bacaklarına kuvvet versin" diye dua eder.
Kılıç, dört gollü o tarihi zaferin ardından, etrafı henüz alnını ve şiş bileğini öpmek için bekleşenlerle çevriliyken Metin'in yavaşça kulağına eğilip "Allah beni şımartmasın baba, ne olur tevazudan ayrılan bir hareketimi görürseniz beni ikaz edin" dediğini aktarır.
Gündüz Kılıç bunları anlattığı gazetesindeki yazıda büyük işleri ancak içlerini, yüreklerini ve inançlarını kontrol altına alabilenlerin başarabileceğini vurgular ve yazısını yeşil sahanın çizgilerini aşan, epik bir temenniyle bitirir:
"Allah seni, beni değil düşmanlarımızı bile şımartmasın Metin!..."
Cemal Süreya'nın yıllar sonra yazacağı gibi, Metin Oktay'ın özelliklerinden biri de hiçbir zaman şımarmamış olmasıydı.
Tekrar maça dönersek, Halit Kıvanç, maçta "ötekiler tekme atarken" Metin'in vazifesinin gol atmak olduğunu bildiğini yazmış; "bu Metin tek başına Fenerbahçe'yi 4-0 yendi" demişti. Metin'e dört yıldız yakıştırırken de renkleri bir yana bırakıp her Türk sporseverinin onunla övünmesi gerektiğini söylüyordu.
Maçtan sonra etrafını çeviren gazeteciler dört golü sorduğunda Metin, kendinden söz etmemiş, sadece "Şu anda hatırladığım tek şey her golün sonunda tribünlerden yükselen 'Cim Bom Bom' sesleridir" demiştir.
Belki de bu cevap, onun neden yalnızca büyük bir golcü değil, kendi tabiriyle, Galatasaray'ın "Çiçek Bahçesi"ndeki bir Metin olduğunu anlatıyor. 18 Aralık'ta dört gol attı ama hatırladığı, kendi zaferinden çok tribünlerin sesiydi.
Benim aklımda kalansa Kılıç'ın "Allah düşmanlarımızı bile şımartmasın!" sözü oldu. Şımarmamak zor iş vesselam!
Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti başta Mektebe dayalı aristokratik azınlığın takımı ile daha çok "halkın takımı" olarak görülen diğer takım arasındaki, bugün artık esamesi okunmayan bir sosyolojik vakaydı. Fenerbahçe'nin kitlesel desteğinin başlangıçta daha fazla olduğu, Galatasaray'ın o yıllarda bu konuda Beşiktaş'ın bile gerisinde olduğu aşikardır.
Nitekim Vildan Aşir Savaşır, 6 Temmuz 1963 tarihli Akis Dergisi'ndeki, Galatasaray'ın 62-63 sezonu şampiyonluğuyla ilgili yazdığı yazıda Galatasaray'ın 60'lı yılların başında Fenerbahçe ve Beşiktaş kadar popüler olmadığını söyler.
Ancak bu durum Savaşır'a göre, Galatasaray için bir handikap değildir, aksine onun avantajıdır, zira: "bu hal ona 'Galatasaray ruhu'nu vermiş ve taraftarı olanın ve olmayanın hayranlığını çekmiştir. Galatasaraylıların birbirine bağlılığı, birbirini tutması, takımın en ümitsiz maçlarda birden canlanıp beklenilmez zaferler kazanması maddiden çok, mânevi temele dayanan hasletlerdir. Centilmenlik, bilhassa sporun amatörlük günlerinde Galatasarayın icadı olarak spor hayatımızı süslemiş, Galatasaraylılar sahalara bir zerafet, incelik ve şıklığı da beraberlerinde getirmişlerdir." Böyle diyor Savaşır.
Galatasaray'ın bilhassa Gündüz Kılıç ve sonrasında Metin Oktay'ın etkisiyle daha geniş kitlelere seslenen bir kulüp olduğu bir vakadır; 60'lardan itibaren bu rekabetin sosyolojik yönü de bu minvalde değişmiştir, bizim açımızdan bakarsak artık Galatasaray da halkın takımıdır, diğer tüm takımlar gibi. Dahası Galatasaray'ın yarım yüzyıldaki yükselişiyle çok daha geniş kitlelere seslendiği açıktır.
Türk futbolunun 60'larda daha profesyonel ve kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamasıyla, halihazırda sporda tarihsel ve kurumsal arka planı daha sağlam olan Galatasaray'ın dalgalı yükselişine bağlı kitleselleşmesinin örtüşmesi apayrı bir inceleme konusudur.
Asıl gündemime geleyim.
Bir vesika: 4 Şubat 1937 tarihli Akşam Gazetesi'nin spor sayfası Galatasaray ile Fenerbahçe maçına dair bir haber metni içeriyor. Metin şöyle (yazım tarzı ve tercihleri tümüyle o döneme özgüdür, yazım yanlışı yok):
"Seneler var ki, sarı lâciverd - sarı kırmızı karşılaşması memleket sporunda bir hâdise teşkil eder. Dört yaşındaki çocuktan tutunuz da saçı sakalı ağarmış ihtiyarlara kadar halkın yüzde sekseni bu dedikoduya karışır. Maç yaklaştıkça bu düşünce ile günlerce uyku uyumıyan müfrit klüpçüler pek çoktur. Tramvayda, vapurda, trende hep bu mevzu üzerinde konuşulur. Hele bir Galatasaraylı bir Fenerbahçeli yanyana geldiği zaman yapılan münakaşalar ne kadar tatlı olur."
Devamında ise oldukça ilginç bir tespit bulunuyor:
"Her nedense maçtan evvel sarı kırmızılılar daha çok konuşur. Neticeden daha emniyetle bahsederler. Kazanacaklarını iddia ederler. Kendi takımları Fenerbahçeden daha kuvvetsiz bile olsa gene yeneceklerinden emin görünürler. Buna mukabil Fenerbahçeliler ne kadar kuvvetli olsalar o kadar emniyetle bahsedemezler. Muhakkak yeneceğiz diyemezler. Halbuki diğer takımlara karşı böyle değildir. Meselâ Beşiktaş çıkar Galatasarayı hâkim bir oyundan sonra yener, ertesi hafta Fenerbahçe - Beşiktaş maçı olsa bir Fenerbahçeliye sorsanız onun kılı bile oynamaz ve size: — Yeneceğiz hiç sorulur mu? Der. Bu böyle iken Galatasaray maçları onları korkutur. Bu neden? Esasen bu iki klüp karşılaşması üzerinde maçtan evvel hiç bir tahmin yürütülemez. Kuvvetli tarafın kuvvetsiz tarafa yenildiği bir defa değil, beş defa değil her zaman vaki olmuştur."
4 Haziran 1939 tarihli Haber Gazetesi'nde "Fener-Galatasaray Bugün karşı karşıya" başlığıyla çıkan haberdeki Sacit Öget imzalı şu satırlara bakalım:
"Kuruldukları tarihtenberi, her temasları sporumuzda en büyük heyecanı uyandırmış olan Galatasaray ve Fenerbahçe takımları bize futbolde temiz spor rekabetini aşılamış iki kıymetli varlıktır."
Devamında şöyle deniyor:
"Dünkü gazetelerin spor sütunlarına göz gezdirecek olursak, umumiyetle Galatasarayın avantajlı olduğunu okuyoruz.
Filhakika ferd ve takım itibarile kuvvetli olduğunu üst üste kazandığı iki sıkı maçla ispat eden Galatasaray bu karşılaşmada avantajlı gözüküyorsa da, bu iki ezelî rakibin karşılaşmasında zayıf tarafın sürprizler yaptığı daima görülmüştür."
Başka bir vesika: 19 Aralık 1954 tarihli Zafer Gazetesi'nde "İki ezeli renk bir kere daha karşılaşıyor Yüz kırk dokuzuncu maç!.." başlığı atılmış. Altındaki yazı manidar:
"Netice hakkında tahmin yürütmek zordur. Çünkü çok kere zayıf olanın sahadan galip çıktığı bu maçlarda görülmüştür."
Haber metni de bu minvalde:
"Bizde futbol denilince akla Fenerbahçe ve Galatasarayın geldiği bir hakikattir. Bu takımların kendi aralarında yaptıkları karşılaşmalar, daima hususi bir ehemmiyet taşır, maçlar tahminlerin üstünde bir netice ile biter. Bundan 18-20 sene evvel Galatasaray oldukça sarsılmıştı. Tarihî Taksim Stadında cereyan edecek olan müsabakaya herkes Fenerbahçenin galibiyetini ümid ederek gitmişti. Takımlar sahaya çıkıp dizildikleri zaman seyirciler hayretten dona kalmış, herkesin çok usta bir kaleci bildiği Ulvi Yenal santrhaf mevkiinde yer almış, üstelik fevkalâde bir oyun da oynıyarak Galatasary stadı galip terketmişti. Bu itibarla daha bunun gibi birçok misaller sarı-kırmızı ve sarı-lâciverd takımların aralarında yaptıkları müsabakalar için ortaya kimin galip geleceği hususunda kati bir fikir vermemektedir."
Başka bir vesika: 1 Aralık 1966 tarihli Milliyet Gazetesi'nde iki takım arasında oynanan 50. ve 100. maçlara dair anılara yer verilmiş. İki maçta da Galatasaray, rakibi Fenerbahçe'yi küçümsediği için yenilmiş.
Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının tarihine baktığımız zaman, görürüz ki, önceden tahmin edilemezliğin ve ölçüsüz büyüklenmenin faturasını daha çok Galatasaray ödemiştir. Ve biz Galatasaraylılardaki en büyük futbol travmaları bu türden Fenerbahçe maçları olmuştur.
En unutulmaz örneklerden biri 8 Kasım 1992'de oynanan ve Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman'ın golüyle 0-1 kazandığı maçtır. Oysa Galatasaray hafta içinde Frankfurt'u 1-0 yenip Avrupa'da esip gürlerken (Uğur Tütüneker'in golünü kim unutabilir?), Fenerbahçe 4 Kasım'da Sigma Olomouc'a deplasmanda 7-1 yenilmişti. Galatasaray mutlak favoriydi.
26 Mart 2000'de Johnson'un frikik golüyle, yine Ali Sami Yen'de 0-1 kazanan bir Fenerbahçe vardı. Bu, belki de oynanan oyunla skorun alakasız olduğu Galatasaray - Fenerbahçe maçları içinde zirvededir. Galatasaray muhteşem bir kadroyla muhteşem bir maç çıkarmış ama o lanet frikik golüyle yenilmekten kurtulamamıştır.
"Canım, 1992 mi kaldı... 2000 mi kaldı... yok MÖ" demeyin, 19 Mayıs 2024'teki aynı durumu ne çabuk unuttunuz?
Öncesinde Galatasaray'ın mutlak favori olup da Fenerbahçe'nin kazandığı birçok maç var ve ne yazık ki tersi örnekler çok daha azdır ve yukarıda da söylediğim gibi, önceden tahmin edilemezliğin faturasını daha çok Galatasaray ödemiştir. En dominant dönemlerinde bile Galatasaraylıların bu maçlarda hayal kırıklığı yaşadığına şahit olunmuştur.
Büyüklenmek, kibir, rakibi küçümsemek, bir insan için olduğu kadar bir kulüp ve camia için de en büyük beladır. Ne yazık ki, yukarıda bahsettiğim sosyolojik vaka değişmişse de, Galatasaraylılar, bu kulübün köklerinden gelen aristokratik tavrın bir yansıması mıdır, nedir bilmem, büyüklenmeye daha meyillidir. Cemal Süreya'nın o meşhur yazısının nasıl bittiğini hatırlayın:
"Fenerbahçeli bağıra bağıra çoğalır; Beşiktaşlı çığlıklarla tükenir. Galatasaraylı'nınsa ağzında, yerine göre alaycı, yerine göre çocuksu bir gülümseme vardır. O gülümseme alt dudağın bir yanını aşağı çeker. Galatasaraylı o sırada aynaya bakmaktadır: Cici Necdet mi, Sezar Borjiya mı?"
Bu bir yatırım tavsiyesidir ama sadece futbola değil, hayata yönelik bir tavsiye: Aklınız varsa, rakibinizi ve yaptığınız işi ciddiye alın.
Daha önce de anlatmıştım: xitter.cf/jimithekewl/status/206…
18 Aralık 1960’ta Fenerbahçe’ye karşı alınan 5-0’lık epik galibiyette Galatasaray’ın teknik direktörü olan Gündüz Kılıç, maçtan 3 gün sonra, 21 Aralık günü Milliyet’te yayımlanan “Evvelâ yürek sonra mahâret” başlıklı bir yazı kaleme alır.
Bu yazıda büyük ölçüde Metin Oktay’ın maçtan önceki sakatlığına ve “yüreği”ne değinir ama yeşil sahanın çizgilerini aşan bir insanlık dersi verir.
Bu yazının bir önemi de, Sarı-Kırmızılıların iki efsanesi, Gündüz Kılıç ile Metin Oktay arasındaki ilişkiye ve aralarında kurdukları diyaloğun tarzına dair tarihe not düşen bir örnek içermesidir. Her ne kadar sonraki dönemde, özellikle de Metin Oktay’ın futbolculuğunun son döneminde ve futbolu bıraktıktan sonraki idareciliği sırasında Kılıç’la arası “biraz” bozulacak olsa da, aktif futbolculuğu sırasında onunla nasıl Baba-oğul ilişkisi kurduğunu bu yazı bize iyi örnekler.
Gündüz Kılıç yazısında öncelikle, Fenerbahçe maçından iki maç önce, uçakla İzmir’den dönerken yanındaki boş koltuğa Metin’in gelip oturduğunu ve “Baba, size içimden gelen bir şey söylemek istiyorum amma, şimdiye kadar benim hiç büyük laf ettiğimi işittiniz mi ilk önce siz söyleyin de rahat başlayayım sözlerime” dediğini aktarır.
Kılıç ise “Hayır, Metin,” diye cevap verir, “Sen çok büyük işler başardın, fakat asla büyük konuşmadın ve böbürlenmedin.”
Metin de “Öyleyse,” der, “baba, ne olur aramızda kalsın. Fenerbahçe maçımızdan hiç korkma, açık farkla kazanacağız maçı.”
Kılıç’a göre, Metin “sanki pek utanılacak bir laf etmiş gibi alnı terden boncuklaşarak ve yüzü kızararak” kaçıp gider onun yanından.
Kılıç’ın anlatımına göre, uçaktaki o konuşmanın ertesi günü kulübe fil bacağı gibi şişmiş bir ayakla topallayarak gelen Metin’in bileği, amansız tedavilere rağmen, bir önceki Kasımpaşa maçına kadar bir türlü iyileşmez. Kasımpaşa maçı öncesi yapılan son denemede durumun ümitsizliği karşısında Kılıç, Metin’in kulağına eğilerek büyük laf etmenin doğru olmadığını fısıldar. Hatası yüzüne vurulan bir çocuk gibi kızaran Metin, “Allah büyüktür babacığım, daha önümüzde iki gün var, ben hemen Yorgo’ya gidiyorum, bu gece de ayağıma sıcak ekmek içi sararız” diyerek umudunu dile getirir.
Galatasaray’ın Kasımpaşa ile berabere kalmasının ardından, takımdaki ve tribündeki karamsar havayı dağıtmak isteyen Metin, Gündüz Kılıç’a kimseye duyurmadan Galatasaraylı futbolcular Ayhan ve Kâmil’i de alıp Mecidiyeköy’e gitmeyi, ayağını gizlice denemeyi teklif eder. Sahaya topallaya topallaya çıkan, ancak müthiş bir irade kuvvetiyle acıya direnen efsane, bir saatlik çalışmanın ardından rahatça depar atacak seviyeye gelir. İdman bitiminde soyunma odasına girdiklerinde Kılıç’a dönerek, “Tamam baba, bu ayak beni idare eder. Yalnız ne olur ne olmaz siz yanınızda bir Novakain iğnesi bulundurun, oyunda eğer fazla bir acı duyarsam hemen çıkar onu vurdurur gene oynarım” der.
Büyük derbiye yirmi dakika kala, bir önceki maçta burnu parçalandığı için oynayamayan Kaptan Turgay’ın gözyaşları içinde arkadaşlarından kendi eksikliğini hissettirmemelerini istemesinin ardından Kılıç, Metin’in yanına gider. Her maç öncesi yaptığı gibi ayaklarını duvara dayayıp sessizce konsantre olan Metin’e, “Allah bacaklarına kuvvet versin” diye dua eder.
Kılıç, dört gollü o tarihi zaferin ardından, etrafı henüz alnını ve şiş bileğini öpmek için bekleşenlerle çevriliyken Metin’in yavaşça kulağına eğilip “Allah beni şımartmasın baba, ne olur tevazudan ayrılan bir hareketimi görürseniz beni ikaz edin” dediğini aktarır. Gündüz Kılıç, büyük işleri ancak içlerini, yüreklerini ve inançlarını kontrol altına alabilenlerin başarabileceğini vurgular ve yazısını o epik temenniyle bitirir:
“Allah seni, beni değil, düşmanlarımızı bile şımartmasın Metin!...”
Operacılar için güzel bir çalma listesi:
Opera Chill and Relax: open.spotify.com/intl-tr/alb…
Chrysostomus, Homilia 26.3: “Doğadan söz ettiğimde Tanrı’dan söz ediyorum; zira doğayı yaratan bizzat O’dur.”
Plutarchus, De Stoicorum Repugnantiis 1035c: “Zira adaletin Zeus’tan ve ortak doğadan başka bir ilkesini yahut başka bir kaynağını bulmak mümkün değildir. Nitekim iyilikler ve kötülükler üzerine bir şey söyleyeceksek, bu türden her şeyin başlangıcını buradan almak gerekir.”
[Grotius, De Iure... Prog. 12]
Hugo Grotius, meşhur De iure belli ac pacis adlı eserinin Giriş'inde (19. bölüm) hukukun geçerliliği ile uygulanabilirliği arasındaki ayrımı açıklamak amacıyla Solon’un "ὁμοῦ βίην τε καὶ δίκην συναρμόσας" (kuvveti ve adaleti bir araya getirerek) sözünü aktarır.
Akademeiacı Karneades'in hukukun haksızlığa uğrama korkusundan doğduğu ve güçlü olanın iradesine dayandığı yönündeki görüşüne karşı çıkan Grotius, bu iddiaların ancak sınırlı bir anlamda doğru kabul edilebileceğini savunur.
Ona göre insanlar, kendilerinden güçlü olanların baskısına karşı koyabilmek için ortak kuvvetlerini birleştirerek mahkemeler ve yasalar tesis etmiş olabilirler, ancak bundan hukukun kaynağının kuvvet olduğu sonucu çıkmaz.
Kuvvet, hukuku meydana getiren veya ona meşruiyet kazandıran aslî unsur olamaz, o sadece hukukun dışsal gayesini gerçekleştirebilmesini sağlayan bir araçtır.
Grotius'un Solon'a başvurmasının nedeni de budur.
Solon'un Yunan'daki başarısı, kuvveti adaletin yerine geçirmesinde değil, ikisini birbiriyle uyumlu hâle getirmesinde yatar. Dolayısıyla Grotius açısından adalet kuvvetten bağımsız bir temele sahip olmakla birlikte, toplumsal/siyasal yaşamda etkili olabilmek için kuvvetin desteğine ihtiyaç duyar.
Grotius metnin bu bölümüne Ovidius'tan şu dizeyi alıntılayarak dipnot düşer:
[Metamorphoses 8.59]: "Bir dava, kendisini savunan silahlar sayesinde güç kazanır."
Yayına yapılan yorumlardan biri...
Epiktetos açısından bu benzetme kısmen yerinde. Stoacılık bedensel acının, yoksulluğun, hastalığın ya da kaybın yok olduğunu söylemez. Filozof, Söylevler'de akan burnu bile bedensel bir durum olarak kabul eder, insanın elindeki imkânı kullanmasını, "yakınmak" yerine burnunu silmesini öğütler (1.6).
Öğretisinin hedefi acıyı hiçbir şekilde duyumsamamak veya duyumsanamaz bir şeye dönüştürmek değil, acı hakkındaki yargıların insanın bütün ahlakî yaşamını yönetmesini önlemek ve yukarıda tırnak içinde verdiğim durumu, yani "yakınma"yı ortadan kaldırmaktır.
Handiyse, Epiktetos'un temel hedefi yakınmayı, şikayeti durdurmaktır. Bazen düşünüyorum da, filozof sürekli şikayet eden insanlardan bıkmış olabilir, zira temel derdi bununla mücadele etmekmiş gibi hissediyorum. Elinde olan olmayan, her şeyden şikayet eden insanlar, kendilerine olduğu kadar çevrelerindeki insanlara da işkence eder.
En nihayetinde Stoacılık, ağrı kesici gibi acıyı silemez, fakat acının insanın kararlarını ve kendilik anlayışını bütünüyle belirlemesine karşı bir tutum kazandırmayı amaçlar. Bunda ne kadar başarılı olabildiği ise başka bir tartışmanın konusudur.
"Epiktetos Okumaları 3" başlıklı canlı yayınımız bu akşam 22:00'de olacaktır.
Epiktetos'un "Tanrı" anlayışını konuşacağız.
Link: youtube.com/watch?v=LaP-Eizw…
Epiktetos'un "tanrı" anlayışını ortaya koyan söylevlerinde birkaç temel düşüncenin öne çıktığını görüyoruz.
Ona göre, tanrı, evrenin akılsal düzeninin kaynağıdır. Doğanın işleyişi tanrısal inayetle ilişkilidir. İnsan ise bu düzenin içerisinde bulunan, onu kavrayabilen ve kendi davranışlarını değerlendirebilen bir varlıktır.
Tanrının "insanların babası" olması, insanlar arasında ortak bir doğanın bulunduğu düşüncesine temel oluşturur. İnsanların toplumsal konumları, servetleri veya siyasal güçleri arasındaki farklılıklar bu ortaklığı ortadan kaldırmaz. Bu yüzden Epiktetos insanlar arasında her türden adaletsizliğin ve eşitsizliğin aslî kaynağı olan tüm toplumsal statüleri, ayrımları ve farklılıkları, herkesi "tanrı soyundan" kabul etmekle ortadan kaldırmaya çalışır.
Bu nedenle Epiktetos'un tanrı anlayışının ahlakî olduğu kadar toplumsal sonuçları da bulunmaktadır.
Köle ile efendi, baba ile çocuk, kardeşler ve aynı kentte yaşayan insanlar, birbirleriyle ilişkilerinde ortak akılsal doğalarını göz önünde bulundurmalıdır.
Dün akşamki yayında erken Stoacı düşüncenin farklı yönlerini de ele aldık.
Evvelce, defalarca bahsettiğim, Edward Vernon Arnold'un Roman Stoicism adlı eserinde de ortaya konduğu gibi, Stoacıların Herakleitos'tan devraldıkları evrensel akıl (logos) ve ateş anlayışının gelişimini açıkladık.
Başka bir kaynağımız olan, Henry Dyson, Epiktetos'un daimōn anlayışının ve insanın kendi aklına karşı sorumluluğunun üzerinde durur, ancak biz yayında temel bir nedenden ötürü (çünkü yoruldum) bundan yeterince bahsedemedik.
Ricardo Salles'in The Stoic Cosmos: Conflagration, Cosmogony, and Recurrence in Early Stoicism adlı eseri, erken dönem Stoacılarının evreni nasıl düşündüklerini, tanrıyı neden "etkin ilke" olarak kabul ettiklerini, evrensel yangını ve kozmik oluşumu nasıl açıkladıklarını anlamamız bakımından önemli bir kaynaktır. Üzerinde fazlaca duramadık. Kısaca şunu söylemek lazım: Salles'in incelediği erken Stoacı kozmolojide tanrı, evrendeki bütün oluşumların temelindeki etkin ve akılsal ilkedir. Bu anlayışta tanrı, maddeden hiçbir şekilde ayrı değildir. Her şey maddeye ilişkindir, tanrı da bu ilkenin dışında tutulamaz. Ama diğer her şeyden farklı olarak onun evrendeki düzenin, oluşumun ve nedenselliğin kaynağı olarak düşünülür.
Ancak Epiktetos'un felsefesinde bu kozmolojik düşünceler doğrudan insanın yaşamına bağlanır. Onun öncelikli gündemi budur, tanrı da dahil olmak üzere, her şeyi bu açıdan ele alır. Onun zihninde tanrının evrendeki her şeyin ardındaki akıl olması, her şeyi yönetmesi, insanın nasıl davranması gerektiği sorusunu gündeme getirir.
Tanrının akılsal olması, insanın kendi aklını geliştirmesi gerektiğini hatırlatır. Evvelce de söylediğimiz gibi, tanrının insanların babası olması, başka insanlarla kurduğumuz ilişkilerde ortak doğamızı göz önünde bulundurmamızı gerektirir. Bu çerçevede tanrısal inayet, insanın evrendeki yerini ve karşılaştığı olayları nasıl değerlendirdiğiyle ilgilidir.
Kader ve özgürlük arasındaki ilişki ise insanın ahlakî tercihleri üzerine düşünmesini gerektirir.
Burada Stoacı felsefenin temel kavramları yeniden bir araya gelir.
λόγος (logos), akıl veya evrensel akılsal ilke; πρόνοια (pronoia), tanrısal inayet; εἱμαρμένη (heimarmenē), kader; φύσις (physis), doğa; προαίρεσις (prohairesis), ahlakî duyuş veya tercih yetisi; ἀρετή (aretē), erdem.
Epiktetos'un tanrı anlayışını anlamak için bu kavramların birbirleriyle ilişkisini göz önünde bulundurmamız gerekir.
Çünkü insanın evrendeki yeri, tanrısal düzen ve ahlakî sorumluluk, Epiktetos'un düşüncesinde birbirinden ayrı meseleler değildir.
İnsan tanrıyı tanımak istiyorsa yalnızca onun hakkında bilgi edinmekle yetinmemeli, davranışlarını da bu bilgi doğrultusunda düzenlemelidir.
Dyson’ın geliştirdiği "normatif benlik" yorumu, bu sorumluluğu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Epiktetos'un insanın kendi içinde tanrıyı taşıdığını söylemesi, insanın akılsal doğasıyla ilgilidir.
Ancak bu doğaya sahip olmakla ona uygun biçimde yaşamak aynı şey değildir. İnsan tanrısal akıldan pay almasına rağmen yanlış yargılarda bulunabilir, tutkularına kapılabilir ve ahlakî bakımdan hatalı kararlar verebilir.
Bu nedenle insanın görevi, zaten kusursuz olduğunu düşünmek değildir. Aklını ve ahlakî tercih yetisini geliştirmektir. Böylece insanın tanrıyla ilişkisi, yalnızca nereden geldiğine veya hangi doğaya sahip olduğuna ilişkin bir mesele olmaktan çıkar, nasıl yaşaması gerektiğiyle de ilgili hale gelir. Epiktetos'un söylevlerinde tanrıdan söz edilirken sürekli insanın gündelik yaşamına dönülmesinin nedeni de budur.
Herakles'in canavarlarla mücadelesi, imparatora bağlılık yemini eden asker, sıcak su getirmeyen köle, Olympia'ya yolculuk yapan insanlar ve Zeus'un evrensel yangında yalnız kalması gibi metaforik örneklerin hepsi aynı temel soruyla ilgilidir:
"İnsan nasıl yaşamalıdır?"
Veya şu soruyla:
"Bana verilmiş olan aklı ve yaşamı gerçekten nasıl kullanıyorum?"
Epiktetos'a göre, tanrı, bunlar ve bunlara benzeyen başka sorulara yanıt aranırken kendisine başvurulan aklî bir tutamaçtır.
Bu yüzden filozof, öğretisinin kurucu babalarından olan Kleanthes'in meşhur Zeus İlahisi'ni (Stob. Ecl. 1.1.12 [= SVF 1.537]) önemser ve okur. İlahinin bir yerinde şöyle denir:
"Ey tanrım, sensiz ne bir şey olur yeryüzünde,
ne göğün kutuplarında ne de denizde,
kötü insanların yaptığı budalalıklar dışında.
Ama sen bilirsin olağanüstü şeyleri nasıl uygun hale getireceğini,
kaostan düzeni nasıl sağlayacağını,
senin için sevimsiz olanı bile nasıl sevimli hale getireceğini.
Bu yüzden karıştırdın her şeyi birbirine, iyiyi kötüye,
Böylece bir oldu ebedî söz.
Kötüler aldırış etmez ona ama öderler bedelini,
kaçarken uğrarlar yıkıma, iyi şeyleri elde etmeyi arzularken
ne görür ne duyarlar tanrının evrensel yasasını.
Her şeye rağmen akıllarını kullanıp boyun eğerlerse,
iyi bir yaşamları olur. Aksi halde budalaca sürüklenirler bir kötülükten diğerine.
Bazıları şöhret peşinde koşar ne kadar imansızca olursa olsun,
bazıları para kazanma telaşı içindedir yaşamlarında hiçbir ahlak ilkesi olmadan,
bazıları da düşkündür rahatlığa, bedenin zevklerine ve hazlarına.
Bu aptallıkları yapar dururlar sürekli,
sürüklenip giderler çok istedikleri şeylere kavuşarak.
Ey her şeyi veren, kara bulutları örtünen,
parlak yıldırımı elinde tutan Zeus,
kurtar insanları bu acı cehaletten.
Uzaklara savur bu cehaleti yüreklerinden.
İkna olsunlar her şeyi adaletli yönetmeye.
Onurlandırırsan bizi bu şekilde, biz de onurlandırırız seni,
durmadan ilahiler okuruz yaptıkların üzerine.
Budur yakışan ölümlülere, zira insanlar ve tanrılar için,
daha büyük bir onur yoktur evrensel yasayı hakça yüceltmekten."
"Epiktetos Okumaları 3" başlıklı canlı yayınımız bu akşam 22:00'de olacaktır.
Epiktetos'un "Tanrı" anlayışını konuşacağız.
Link: youtube.com/watch?v=LaP-Eizw…
C. Cengiz Çevik retweeted
"Epiktetos Okumaları 3" başlıklı canlı yayınımız bu akşam 22:00'de olacaktır.
Epiktetos'un "Tanrı" anlayışını konuşacağız.
Link: youtube.com/watch?v=LaP-Eizw…
"Epiktetos Okumaları 3" başlıklı canlı yayınımız bu akşam 22:00'de olacaktır.
Epiktetos'un "Tanrı" anlayışını konuşacağız.
Link: youtube.com/watch?v=LaP-Eizw…
Massenet'in Thaïs operasında Rahip Athanaël'in inançtan çöküşe uzanan trajik ve komik hikayesini dinleriz. Oldukça düşündürücüdür.
Katı bir çilekeş olan Athanaël hayat kadını Thaïs'i manastıra getirir.
Ara söz: "Hayat kadını" ifadesi bana hep tuhaf gelmiştir, hayat kadını ve erkeği olmayan var mı? Hayatın zevklerine gömülmüşlüğü mü ifade eder yoksa? Rahmetli Müzehher Erim Hocanın Latin Edebiyatı kitabında, bizim meşhur Latin şairlerinden birinin takıntısı haline gelen bir kadın için (Lesbia?) "herkesin kadını" ifadesini görünce, "ne kadar da açıklayıcı bir ifade!" diye düşünmüştüm. Bu "herkesin kadını" lafı eskiden çok kullanılırmış, literatür tarayınca görmüştüm.
Konuya dönersek, Athanaël "Tanrı'nın esenliği seninle olsun, sainte Albine," der, "—İlahi kovanına—yüce lütfun inayetiyle—bir gün çiçeksiz bir yolda kaybolmuş olarak bulduğum bir arı getiriyorum.—Avucumun içinde onu aldım, çok cılız.—Nefesimle onu ısıttım ve işte—Tanrı'ya adamak üzere, onu sana veriyorum." Emaneti, yani Thaïs'i çileciliğe teslim edip gitmek ister.
Bu noktada Athanaël'in teolojik ve felsefî denklemi şudur:
Beden günahtır, kurtuluş ise acı, tövbe ve arzuları reddetmekten geçer. "Le mépris de la chair, l'amour de la douleur, l'austère pénitence" diye özetler, yani "Bedeni küçümseme, acı sevgisi, çetin bir çilecilik."
Thaïs'i sözde bu dogmayla "kurtarmaya" çalışır ama bu, şefkatten çok kibrinin ve fethetme arzusunun bir yansımasıdır. Thaïs'e kendi iradesini dayatıp Cehennem'e karşı kişisel bir "zafer" kazanmayı amaçlar, ona kendi içsel yolunu buldurmak gibi bir derdi yoktur esasta.
Ne var ki, ziyadesiyle bastırılan her duygu ve arzuda olduğu gibi, Athanaël'in duyguları ve arzuları da fena halde geri teper. Thaïs'i manastıra kapattıktan sonra acı gerçekle, yani yetersiz çileciliğiyle yüzleşmek durumunda kalır.
Finalde muazzam bir trajedi ve yer değiştirme bulunur. Thaïs ruhsal huzuruna kavuşup inançla ölüme giderken şöyle der:
"Altın arpların sesi beni büyülüyor—hoş kokular benliğime işliyor... Hissediyorum—eşsiz bir saadet—tüm dertlerimi uyutuyor—Ah!... Cennet!... Tanrı'yı görüyorum!..."
Evet, Thaïs sonunda Tanrı'yı görerek ölür.
Buna karşılık çileciliğini yitiren Athanaël, uğruna her şeyi reddettiği inancını çöpe atar ve çaresizce dünyevi aşka tutunur: "Hayır, Cennet diye bir şey yok. Hayattan ve var olan şeyleri sevmekten başka hiçbir şey yok... Seni seviyorum!"
Ama iş işten geçmiştir. Dinî bir fanatizmle ve çilecilikle başlayan yolculuk, Thaïs'e yönelik dünyevî arzu ve şehvetin gölgesinde ağır bir yıkıma dönüşmüştür. Yaşlı keşiş Palémon'un Athanaël'e söyledikleri önemlidir:
"Sana dememiş miydim:—'Oğlum, asla bu çağın insanlarına karışmayalım,—Ruhun tuzaklarından korkalım.'"
Çileciliğin temel dramı, her şeyden vazgeçmeden iradenin kontrol altında tutulamayacağına olan inancın baştan kabul edilmiş olmasıdır. Bu derece bir kaçış ne ölçüde bir mücadele anlamına gelir, o ayrı ve derin bir tartışma konusudur.
In Massenet’s opera Thaïs, a monk named Athanaël seeks to persuade Thaïs, a famous courtesan of Alexandria, to renounce her worldly life. His words force her to confront the emptiness of her existence and the passing of youth, until she finally collapses.
What follows is the beautiful Méditation, a violin melody that captures Thaïs’s spiritual awakening and her transformation toward a life of faith.✨
C. Cengiz Çevik retweeted
In Massenet’s opera Thaïs, a monk named Athanaël seeks to persuade Thaïs, a famous courtesan of Alexandria, to renounce her worldly life. His words force her to confront the emptiness of her existence and the passing of youth, until she finally collapses.
What follows is the beautiful Méditation, a violin melody that captures Thaïs’s spiritual awakening and her transformation toward a life of faith.✨
C. Cengiz Çevik retweeted
"Bir oyundaki aktör olduğunu hatırla, karakterini oyunu yazan [Tanrı] belirlemiş. O, oyunun kısa olmasını isterse kısa olur [...] senden dilenci rolünü oynamanı isterse, bu rolü de ustaca oynaman gerektiğini hatırla. [...] Sana düşen, sana verilen rolü oynamaktır, rolü belirleyense başkasıdır."
— Epiktetos, El Kitabı: 17.
@jimithekewl
"Şair Antagoras, Thebai'da bir şiir dinletisi düzenlediği hâlde hiç itibar görmeyince şöyle dedi:
'Ey Thebailılar! Odysseus, Sirenlerin yanından geçerken yoldaşlarının kulaklarını tıkamakla hata etmiş. Çünkü onların yerine sizleri denizci olarak kiralaması gerekirdi!"
[Gnomologium Vaticanum 743 146]
C. Cengiz Çevik retweeted
Ah şu yaşam panayırı! (Menandros fragmanlarından) youtu.be/pOZ7gTzJetE?si=jQrr…
C. Cengiz Çevik retweeted
✨ Karajan, one of the greatest conductors ever. An absolutely spellbinding performance of Dvořák's Symphony No. 9 "From the New World" with the legendary Berliner Philharmoniker. Pure orchestral mastery. 🎻🎼
#ClassicalMusic #Karajan #Dvorak






















