Şarkının Türkiye'de genel olarak sevilmemesi ama Avrupa'da duyanların (özellikle Latinlerin) bayılması sürpriz değil. Aura'yı ilk şarkılarından beri takip ediyorum ve en başından beri hedeflerinin milenyum sound'u olduğu çok açıktı. Klibin de Y2K ve fütüristik olması çok iyi.
DC'nin şu anda Supergirl dışında övülmeyen, iyi bulunmayan tek bir projesi yok. Ama gel gör ki beyni 3 yaşındaki çocuk gibi çalışan koskoca insanlar sırf Marvel sevdiği için gömüyor + Snyder'e tapanlar her bir projeye saldırıyor. Warner Bros ise asla tam güven veren bir stüdyo değil, bütçeler de bu yüzden Marvel kadar harcanamıyor. Tüm bunlara rağmen James Gunn'ın başardıklarını görmemek saçmalık olur. DC'nin geleceği parlak.
ferit 🧟♂️ retweeted
benim biricik sevgilim, güzel aşkım
seninle geçirdiğim her gün bana bir dilek hakkı verseler onu dileyeceğim kadar güzel benim için. her doğum gününde mumları üflemeden göz ucuyla bakıp güldüğün o insan olmak istiyorum, ruhumun eşsiz eşi seni çok seviyorum 🤍
sadece star wars filmi değil, kendi kariyeri de süresiz olarak askıya alınmalı
Taika Waititi’s ‘STAR WARS’ film has been put on hold indefinitely.
(Via: inverse.com/entertainment/ta…)
Hayatımda satın aldığım en iyi şeylerden biri. Fransa'da özel olarak basılmış ve dünyada sadece 3 bin adet bulunan The Texas Chain Saw Massacre seti sonunda evime geldi. Belki de koleksiyonuma eklediğim en iyi ürün. Kutu üzerindeki testere darbelerine kadar aşık oldum.
Lanterns hakkında biraz laflamak istiyorum. Hikayesini uzay yerine dünyada kurarak en büyük riski almıştı ve bu tercihin karşılığı benim açımdan çok özel oldu. Çünkü inanılmaz sevdim. Bu adamlar bana nasıl bu kadar tanıdık geliyor diye sorguladım, çünkü galiba ilk defa bir süper kahraman dizisinde karakterleri kendime bu kadar yakın hissettim. Ailelerinden taşıdıkları şeyler, kendilerini ispatlama çabaları, kimseye anlatamadıkları sıkıntıları… “Nerede uzay savaşları, nerede CGI?” beklentisini anlıyorum ama ben bu karakterlerin hayatına bu kadar girebilmeyi hiç beklemiyordum. Bir noktadan sonra gerçekten nasıl olduklarını, ne hissettiklerini merak ettim.
John’un yaşadıklarını düşünmek bile üzücü. Daha kim olmak istediğini anlayamadan hayatının senin adına planlanması, ailenin yaşayamadığı şeyleri senin üzerinden yaşamaya çalışması… Kahraman olabilecek misin diye bakılırken senin ne olmak istediğinin arada kaybolması. İçinde başka şeylere heves eden, üreten, hisseden biri var ama senden sürekli güçlü olman bekleniyor.
Hal’in durumunu anlamak ise ayrı bir mesele. Başta o rahatlığının, umursamazlığının arkasında ne olduğunu tam anlayamıyorsun. Geçmişinin hala günümüzde var olduğunu fark ettikçe, ailesinden taşıdığı şeylerin hayatına ne kadar yerleştiğini görüyorsun. Korkusuz diye hayran olunan birinin kendisine ne kadar az değer verebildiğini görmek çok dokundu bana. Bir yandan da bütün hayatını Green Lantern olmaya bağlamış. Yerine birinin gelebilmesi, artık ona ihtiyaç duyulmayacak olması bu yüzden bu kadar ağır geliyor. Kendini değerli hissettiğin tek şey elinden giderse geriye ne kalacak? John’a karşı tavırlarının altında da bu var. Yaptıklarına kızarken bile o tutunma çabasını anlayabiliyorsun. Hal’in giderek kendini açması, o umursamazlığın içinden yalnızlığının görünmeye başlaması bence dizinin en iyi taraflarından biri. Bu kadar büyük güçlerin yanında bunların bu kadar tanıdık gelmesi çok acayip.
Bir de korkusuzluk meselesi var. Süper kahramanlarda hayran olduğumuz bir özelliğin altında neler olabileceğini düşündürüyor dizi. Bir insanın korkmaya bile hakkı olmadan büyümesi, ailesinden kalan yaralarla yaşamaya alışması… Dışarıdan cool görünen, hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi davranan birinin içine girince bambaşka şeylerle karşılaşıyorsun. Hal ve John’un birbirlerini anlamaya başladığı yerlerin de buralar olması çok iyi. Sürekli aura kasan karakterlere o kadar alışmışız ki birinin kendini açması, bir başkasının onu gerçekten anlaması bana çok daha fazla şey hissettirdi.
Beni en çok etkileyen şeyse yalnız kalma zorunluluğu. İnsanlara ihtiyaç duyuyorsun ama korkunu, yorgunluğunu, yardım istemeni kendine bile yakıştıramıyorsun. Ailenizde, ilişkilerinizde, kendi hayatınızda da tanıdığız bir his bu. Bir de senden faydalananların gözünde gerektiğinde yerine başkası konabilecek birine dönüşüyorsun. Lanterns’in bütün bunları bu kadar samimi anlatabilmesine hala şaşırıyorum. Böyle bir dizide karakterlere bu kadar zaman ayırmak ciddi bir risk ve bence karşılığını fazlasıyla vermiş. Bu kadar iyi bir karakter çalışması izleyeceğimi gerçekten beklemiyordum.
Bu filmin günümüze ulaşması, olabilecek en iyi şekilde restore edilebilmesi hala mucize gibi geliyor. O dönemin şartları ve imkansızlıkları göze alındığında, 1952 yılının Türk sinemasında Drakula Istanbul'da gibi bir film yapabilmek inanılmaz. Prodüksiyon dizaynı ve estetik anlayışı da o zamanın koşullarına göre müthiş.
Sarımsak ve kalbe kazık çakma motiflerinin kitaba sadık bir şekilde uygulanması, sivri köpek dişlerinin ve kan emme sahnelerinin yine orijinal kitaba sadık kalınarak aktarılması, sonrasında tıpkı Stoker'ın tasvir ettiği gibi, Drakula'nın duvardaki taşlara tutunarak adeta bir sürüngen gibi hızla tırmanması gibi çok güzel detaylar var. Drakula ile tarihi Kazıklı Voyvoda arasındaki bağı net bir şekilde kuran ilk film olması da cabası.
Değerinin bilinmesi ve çok daha fazla konuşulması gerekiyor.
@mubiturkiye kütüphanesinde bulabilirsiniz.
Diyaloglar berbat, sahne berbat, belli ki oyuncu yönetimi de sıfır. Bu tarz talihsizlikler tamamen oyuncu üzerine yıkılmamalı. Zaten yapamıyorsa seçmelerin ardından rolü kapamaz. Çizgi roman filmlerinde bu tarz meseleler hiç belli olmuyor, bence screen test için şans verilmeli.
"Artemis'in bulutlara yükselen evini gördüğümde, diğer harikalar parlaklığını yitirdi. Olimpos'un dışında güneş, böylesine görkemli bir şeye hiç bakmadı."
Zach Cregger, Resident Evil’ın dünyasına bir giriş için ne gerekiyorsa onu yapmış ve inanılmaz ki attığı her hamlede başarılı. Özellikle enfeksiyonun yol açtığı mutasyonlar ve ana karakterin bu aşamalardaki rolü üzerine çok zevkli bir anlatı var, biraz bunun üzerine konuşacağım.
Serinin temelindeki yavaş ve çürümüş zombiler, tentaküllü ve asit püskürten enfekteler, Cerberus köpeklerine açık bir gönderme olan zombi köpek, Resident Evil 4’teki parazit mutasyonlarını ve Village’ın organik body-horror yaklaşımını çağrıştıran yaratıklar, Resident Evil 2’deki William Birkin’in G-Virus dönüşümünü açık biçimde hatırlatan final derken her türlü manyaklığa açık bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
Film boyunca Bryan’ın sınırlı cephaneyle hayatta kalması, bulduğu silahlarla adım adım güçlenmesi, kilitli kapılar ve özel anahtarlarla uğraşması, farklı bölgelere geçmesi ve öldüğünü sandığı yaratıkların yeniden ayağa kalkması, gerçek bir Resident Evil oynanış düzenini de harika biçimde kuruyor. Evet, doğrudan bir oyun uyarlaması değil. Fakat oyunların hissine önceki filmlerden çok daha yakın duran, müthiş bir “yeniden yorumlama” diyebilirim.
iyisiyle, kötüsüyle, direkt her şeyiyle, ne olursa olsun tüm varlığıyla muazzam bir seri, asla bitmeden her sene yenisi gelmeli
Son dönemde izlediğim en tuhaf, en ilginç film. Ne kadar iyi veya ne kadar kötü üzerinde durmadan söylüyorum bunu. The Carpenter's Son, İsa'nın gelişini müjdeleyen, gençliğini anlatan ve bunu korku üzerinden gotik masala dönüştüren bir film. İrrite edici, tetikleyici ve mide bulandırıcı sahneleri yoğun.
Farklı ve garip bir anlatı deneyimlemek isteyenler göz atabilir.





































