Sevgili abicim, öncelikle "Mekke göç aldı, Cürhümlüler ve Huzaalılar hakimiyet kurdu, Kusay b. Kilab Kureyş'i şehirde topladı; dolayısıyla İbrahim'in tebliği unutulmuş olabilir" yorumunuz, tarihsel bir ihtimali kanıtlanmış bir sonuç gibi sunuyor. Oysa İslam öncesi Arap şiirinde Allah, Kabe, eski kavimler, peygamberler, kutsal kitaplar, ahiret ve hesap günü gibi temaların yer alması, dini hafızanın Mekke ve çevresinde bütünüyle kaybolduğu varsayımını ortadan kaldırır.
İslam öncesi Cahiliye dönemi şairlerinden Züheyr b. Ebi Sülma'ya nispet edilen beyit:
فَأَقْسَمْتُ بِالْبَيْتِ الَّذِي طَافَ حَوْلَهُ
رِجَالٌ بَنَوْهُ مِنْ قُرَيْشٍ وَجُرْهُمِ
"Fe-aksemtü bi'l-beyti'l-lezi tafe havlehu, ricalun benuhu min Kureyşin ve Cürhumi/Çevresinde insanların tavaf ettiği, Kureyş ve Cürhüm'den adamların inşa ettiği Ev'e yemin ederim" şeklindedir.
Beyitteki "الْبَيْتِ / el-beyt / Ev" , "طَافَ / tafe / tavaf etti" , "بَنَوْهُ / benuhu / onu inşa ettiler" , "قُرَيْشٍ / Kureyşin / Kureyş" ve "جُرْهُمِ / Cürhumi / Cürhüm" ifadeleri, Kabe'nin geçmişinin şiir geleneğinde hatırlandığını gösterir. Bu beyit, elbette Kabe'nin inşa tarihindeki bütün ayrıntıları tek başına kanıtlamaz; fakat Cürhüm'ün Mekke tarihindeki yerinin İslam öncesi şiirde anıldığını ortaya koyar.
Züheyr b. Ebi Sülma'ya nispet edilen başka bir beyitte ise Allah'ın bilgisi, amel defteri, ahiret ve hesap günü şu dizelerle öne çıkar.
فَلَا تَكْتُمُنَّ اللَّهَ مَا فِي نُفُوسِكُمْ
لِيَخْفَى وَمَهْمَا يُكْتَمِ اللَّهُ يَعْلَمِ
"Fe-la tektümünne'llahe ma fi nüfusikum, li-yahfa ve mehma yüktemi'llahu ya'lemi/İçinizde olanı Allah'tan kesinlikle gizlemeyin; gizli kalacağını sansanız da Allah ne gizlenirse gizlensin onu bilir"
Beytin devamında ise:
يُؤَخَّرْ فَيُوضَعْ فِي كِتَابٍ فَيُدَّخَرْ
لِيَوْمِ الْحِسَابِ أَوْ يُعَجَّلْ فَيُنْقَمِ
"Yü'ahhar fe-yuda fi kitabin fe-yüddahar, li-yevmi'l-hisabi ev yü'accel fe-yüntakam/Ertelenir, bir kitaba yazılıp hesap gününe saklanır; yahut cezası dünyada çabucak verilir" şeklindedir.
Bu beyitlerde "اللَّهَ / Allahe / Allah'ı" , "نُفُوسِكُمْ / nüfusikum / içinizdekiler" , "كِتَابٍ / kitabin / kitap/kayıt/amel defteri" ve "يَوْمِ الْحِسَابِ / yevmi'l-hisab / hesap günü" ifadeleri, Allah'ın her şeyi bilmesi ve insanın yaptıklarından sorumlu tutulması düşüncelerinin hem şiirde işlendiğini hem de dönemsel olarak bilindiğini gösterir.
Daha henüz ilk vahiy nazil olmadan önceki döneme ait olan ve Varaka b. Nevfel'e nispet edilen şiirde daha açık bir tevhid çağrısı bulunur.
لَقَدْ نَصَحْتُ لِأَقْوَامٍ وَقُلْتُ لَهُمْ
أَنَا النَّذِيرُ فَلَا يَغُرَّنَّكُمْ أَحَدُ
لَا تَعْبُدُونَ إِلَهًا غَيْرَ خَالِقِكُمْ
"Lekad nasahtü li-akvamin ve kultu lehum, ene'n-neziru fe-la yeğurrannekum ehad. La ta'budune ilahen gayra halikikum/Bir topluluğa nasihat ettim ve onlara dedim ki: Ben uyarıcıyım; hiç kimse sizi aldatmasın. Yaratıcınızdan başka bir ilaha kulluk etmeyin"
Bu dizelerde "النَّذِيرُ / en-nezir / uyarıcı" , "تَعْبُدُونَ / ta'budune / kulluk edersiniz" ve "خَالِقِكُمْ / halikikum / yaratıcınız" lafızları, uyarı ve tevhid düşüncesinin Kur'an'dan önceki şiir geleneğinde de ifade edildiğini gösterir.
Yine ilk vahiyden önce Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'e nispet edilen şiirde:
لَا عُزَّى أَزُورُ وَلَا ابْنَتَيْهَا
وَلَا صَنَمَيْ بَنِي عَمْرٍو أَزُورُ
"La Uzza ezuru ve la ibneteyha, ve la sanemey beni Amrin ezuru/Uzza'yı ve onun iki kızını ziyaret etmem; Amr oğullarının iki putunu da ziyaret etmem" denilerek putlara yöneliş reddedilir.
Yine ilk vahiy öncesi Cahiliye dönemi şairlerinden Nabiğa ez-Zübyani'ye nispet edilen "كَذَلِكَ كَانَ نُوحٌ لَا يَخُونُ / Kezalike kane Nuhun la yahunu / Nuh da böyleydi; emanete ihanet etmezdi" dizeleri, Abid b. el-Abras'a nispet edilen "وَكَدِدْتُ بِأَنْ أَرَى دَاوُدَ ... وَطَلَبْتُ ذَا الْقَرْنَيْنِ / Ve kedidtü bi-en era Davude ... Ve talebtü ze'l-karneyn / Az kalsın Davud'u görecektim ... Zülkarneyn'i aradım" dizeleri, İslam ve ilk vahiy öncesi Arap çevrelerinde yalnızca putperestliğin değil, putlara karşı çıkan dini arayışların, peygamber isimlerinin de bilindiğini gösterir.
Adiyy b. Zeyd el-İbadi'ye nispet edilen şiirde ise "عَلَى رَبِّ مَكَّةَ وَالصَّلِيبِ / Ala rabbi Mekkete ve's-salib / Mekke'nin Rabbine ve haça yemin olsun" denilerek İslam ve ilk vahiy öncesi Kureyş ve çevresindeki şiir geleneğinde farklı dini çevrelerin ve sembollerin de yer aldığını gösterir. Dolayısıyla cahiliye dönemi tek tip bir inanç dünyası değildi.
Cahiliye döneminde yaşamış bir şairin Allah'tan, Nuh'tan, Zebur'dan, Adem'den, Süleyman-Davud-Lut-Salih-Şuayb-Zülkarneyn vb isimlerden veya hesap gününden söz etmesi, bütün Kureyş'in tevhid inancına sahip olduğu yönünde bir iddiada bulunmuyorum. Aynı şekilde bir peygamberin adını bilmek, onun mesajını bütünüyle bilmek ya da kabul etmek anlamına da gelmez. Fakat bu örnekler, eski dini kavramların ve anlatıların İslam ve ilk vahiy öncesi Kureyş ile çevresindeki kabilelerde dolaşımda olduğunu gösterir.
Bu nedenle Yasin Suresi 6. ayetteki "مَا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ / ma unzira abauhum / ataları uyarılmamıştı" ifadesini yalnızca Mekke'nin göç almasıyla açıklamak mümkün değildir. "آبَاؤُهُمْ / abauhum / ataları" kelimesinin hangi tarihsel kuşakları kapsadığı ve Hz. İbrahim'e atfedilen tebliğin sonraki nesillere ne ölçüde ulaştığı ayrıca araştırılmalı. Demografik değişim, dini bilginin bütünüyle silindiğinin kanıtı değildir. Asıl mesele, göçlerin varlığı değil, "ataları uyarılmamıştı" ifadesinin dilsel ve tarihsel kapsamıdır.
Replying to @e_ercis @mehmetakifcan79
Yasin Sûresi Hz. İbrahim'den yaklaşık 2 bin yıl sonra iniyor. O arada Mekke'ye Cürhümlüler yerleşiyor,
Huzâalılar hâkimiyet kuruyor
Kureyş'in kolları Mekke çevresindeyken
Kusay bin Kilâb onları Mekke'de topluyor. Alınan göçlerle İbranice konuşulan bir dil olmaktan çıkıyor.
SEVGİLİ @mehmetakifcan79 YİNE BEN...
BU KEZ KAFAMI KARIŞTIRAN YASİN SURESİ 6. AYETTEKİ "MA" EDATI VE HZ.İBRAHİM İLE HZ.İSMAİL'İN TEVHİD ÇAĞRISI, KUREYŞ'İN UYARILMAMIŞ ATALARI VE ARAPÇA GRAMER AÇISINDAN ORTAYA ÇIKAN TARİHSEL PROBLEM.
Sevgili @mehmetakifcan79 hocam, Yasin suresinin 6. ayetinde geçen "مَا / ma" edatının dilbilgisi bakımından hangi işlevde kullanıldığı, Kur'an'ın Mekke toplumunun geçmişine ilişkin anlatımını doğrudan ilgilendiren önemli bir mesele. Çünkü ayette, Hz. Muhammed'in kendisinden önceki kuşakları uyarılmamış bir toplumu uyarmak üzere gönderildiği ifade edilirken, Kur'an'ın başka ayetlerinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Beyt'i inşa ettikleri, insanları tevhid inancına çağırdıkları ve hac ibadetini ilan ettikleri anlatılmakta. Öyleyse Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in tevhid çağrısında bulunduğu toplumun sonraki kuşakları nasıl oluyor da daha önce bir uyarıcı tarafından uyarılmamış kabul ediliyor?
Yasin Suresi 6. ayette "لِتُنذِرَ قَوْمًا مَا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ / Ataları uyarılmamış bir toplumu uyarman için; onlar gaflet içindedir" denilmekte.
Ayetin lafzına baktığımızda "لِتُنذِرَ / li-tunzira / uyarman için" anlamındadır. " لِ / li" amaç bildiren harf-i cer, "تُنذِرَ / tunzira" ise "أَنْذَرَ / enzera / uyarmak" fiilinin muzari, ikinci şahıs eril tekil çekimidir. "قَوْمًا / kavmen / bir toplumu" anlamında olup fiilin mef'ulüdür ve mansuptur. "مَا / ma" olumsuzluk edatı olarak okunduğunda "uyarılmamış" anlamını oluşturur. "أُنذِرَ / unẕira / uyarıldı" anlamındaki mazi meçhul fiildir. "آبَاؤُهُمْ / abauhum / onların babaları/ataları" demektir; "آبَاء / aba, أَب / eb / baba" kelimesinin çoğulu, "هُمْ / hum" ise "onların" anlamındaki zamirdir. Bu kelime, edilgen fiilin naib-i failidir. "فَهُمْ غَافِلُونَ / fehum gafilun" ise "böylece onlar gaflet içindedir" anlamına gelir. "فَ /fe" sonuç bağlantısı kurar, "هُمْ / hum" mübteda, "غَافِلُونَ / gafilun" ise haber görevindedir.
Buradaki "مَا / ma" edatının olumsuzluk anlamı, Arapçanın yerleşik dilbilgisi kurallarına uygundur. Mazi fiilin önünde kullanılan ma-i nafiye, fiilin gerçekleşmediğini bildirir. Örneğin "مَا جَاءَ / ma cae / gelmedi" manasına gelirken, "مَا أُنذِرَ / ma unzira" ise "uyarılmadı" demektir. Bu kullanım yalnızca Kur'an'a özgü değildir; klasik Arapçada ve Cahiliye şiirinin dilinde de olumsuzluk edatı olarak "مَا / ma" kullanılmıştır.
Peki burada "مَا / ma" neden bazı yorumlarda ilgi zamiri kabul edilmektedir? İlgi zamiri olarak kullanıldığında "مَا / ma" edatı "الَّذِي / ellezi /ki o/şey" anlamına yaklaşır. Böylece ifade, "atalarının uyarıldığı şeyle" şeklinde yorumlanabilir. Ancak bu okuma, ayetin devamındaki "فَهُمْ غَافِلُونَ / fehum gafilun / böylece onlar gaflet içindedir" cümlesinin önceki ifadeyle kurduğu sebep-sonuç ilişkisini açıklamakta güçlük çeker. Nitekim Taberi'nin aktardığı nahiv tartışmasında da bu problem gündeme gelir. Dolayısıyla ilgi zamiri yorumu dilbilgisel bir ihtimal olmakla birlikte, olumsuzluk yorumundan daha güçlü olduğunu söylemek zordur.
Bu anlamı destekleyen diğer ayetlere baktığımızda mesele daha da belirgin hale gelir.
Secde 3. ayetin lafzı "لِتُنذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ / Senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman için" şeklinde olup "مَا / ma" olumsuzluk edatı, ardından gelen "أَتَى / eta / geldi" fiilinin "هُمْ / hum / onlara" zamiri olarak gerçekleşmediğini bildirirken, "مِنْ / min / hiçbir" anlamını pekiştiren edat, "نَذِيرٍ / nezirin / uyarıcı", "قَبْلَ / kable / önce" ve "كَ / ke" ise "senin" anlamındaki zamirdir. Özellikle olumsuzluk cümlesinde kullanılan "مِنْ / min" edatı, uyarıcının hiç bulunmadığını ifade eden kapsamı güçlendirir. Kasas Süresi 46. ayettede aynı ifade tekrar edilir.
Sebe Suresi 44. ayette "وَمَا أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِن نَّذِيرٍ / Senden önce onlara hiçbir uyarıcı göndermedik" denilmektedir. Bu lafızda da "أَرْسَلْنَا / erselna / biz gönderdik" , "إِلَيْهِمْ / ileyhim / onlara" , "قَبْلَكَ / kableke / senden önce" , "مِنْ نَذِيرٍ / min nezir / hiçbir uyarıcı" demektir.
Bu 3 ayetteki olumsuzluk yapısı, Yasin Suresi 6. ayetteki "مَا أُنذِرَ / ma unzira" ifadesinin de olumsuzluk olarak anlaşılmasını desteklemektedir.
Şimdi tam da burada Kur'an'ın Hz. İbrahim ve Hz. İsmail hakkındaki anlatımına bakalım. Bakara Suresi 127. ayette "وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ / Hani İbrahim ve İsmail Beyt'in temellerini yükseltiyorlardı" denilmektedir. Ayetteki "يَرْفَعُ / yerfeu, رَفَعَ / refea / yükseltmek" fiilinin muzari çekimidir. "إِبْرَاهِيمُ / İbrahimu" fail, "الْقَوَاعِدَ / el-kavaide" ise mef'uldür. "الْقَوَاعِدَ / el-kavaide" kelimesi, "قَاعِدَة / kaide / temel, esas" kelimesinin çoğuludur. "مِنَ الْبَيْتِ / mine'l-beyt / evin temellerinden" ifadesini oluşturur. "وَإِسْمَاعِيلُ / ve İsmail" ise Hz. İsmail'i Hz. İbrahim'e atfederek aynı fiilin ortak faili haline getirir.
Burada özellikle fiilin seçimine dikkat edilmelidir. Ayetin lafzında "يَبْنِ"ي / yebni / inşa ediyor" veya "يُؤَسِّسُ / yüessisu / temel atıyor" fiilleri kullanılmamış; "يَرْفَعُ / yerfeu / yükseltiyor" fiili tercih edilmiştir. Üstelik yükseltilen şey doğrudan Beyt değil, "الْقَوَاعِدَ / el-kavaide" yani temellerdir. Dolayısıyla ayetin dilbilgisel anlamı, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Beyt'i sıfırdan inşa etmeleri değil, daha önceden temelleri belli olan Beyt'in duvarlarını yükselttikleridir. Zaten bu lafız da Kabe'yi ilk melekler mi inşa etti yoksa Hz. İbrahim ile Hz. İsmail mi inşa etti ihtilafının referans noktasıdır. Bu konuyla ilgili ayrı bir çalışmam var sevgili @mehmetakifcan79 hocam o yüzden bu konuda seni ayrı rahatsız edeceğim :)
Yeniden konumuza dönersek, İbrahim Suresi 37. ayette "إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ / Ben soyumdan bir kısmını, ekin bitmeyen bir vadide, senin kutsal evinin yanında yerleştirdim" şeklinde Hz. İbrahim'in duası nakledilir. Buradaki "ذُرِّيَّتِ"ي / zürriyyeti / benim soyum" , "بِوَادٍ / bi-vadin / bir vadide" , "عِنْدَ بَيْتِكَ / inde beytike" ise "senin evinin yanında" anlamındadır. Bu ayet, Hz. İbrahim'in soyundan bir bölümünü Beyt'in bulunduğu vadiye yerleştirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Hac Suresi 26. ayette ise Hz. İbrahim'e "أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا / Bana hiçbir şeyi ortak koşma" şeklinde hitap edilir.
Buradaki " لَا / la " nehiy edatı, "تُشْرِكْ / tuşrik" ise ikinci şahıs eril tekil muzari fiildir. Yani İbrahim'e doğrudan tevhid emri verilmektedir. Aynı ayetin devamında Beyt'in temiz tutulması istenir.
Hac Suresi 27. ayette de "وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ / İnsanlar arasında haccı ilan et" buyurulur. "أَذِّنْ / ezzin / duyur, ilan et" anlamında emir fiilidir. Dolayısıyla Hz. İbrahim'in görevi yalnızca Beyt'in temellerini yükseltmek değil, bununla birlikte insanları tevhid inancına ve ibadete çağırmaktır. Bu da onun aynı zamanda bir uyarıcı ve tebliğ edici olduğunu gösterir.
Şimdi bütün bu ayetleri birlikte değerlendirelim.
Geleneksel İslam tarih anlatısına göre Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Beyt'i inşa ettiği yer Mekke'dir; bu toplumun sonraki kuşakları Kureyş'tir ve Kureyş'in Hz. İsmail soyundan geldiği kabul edilir. Öyleyse Hz. İbrahim'in tevhid çağrısında bulunduğu, Hz. İsmail'in de bu inşa ve ibadet faaliyetinde yer aldığı bir toplumun ataları nasıl oluyor da Yasin Suresi 6. ayete göre uyarılmamış, Secde Suresi 3, Kasas Suresi 46 ve Sebe Suresi 44. ayetlerde ise kendilerine daha önce hiçbir uyarıcı gönderilmemiş bir toplum olarak anlatılabiliyor?
Burada 2 temel ihtimal ortaya çıkmakta.
Ya (Petra Belgeselinden bağımsız ki o belgeselde yanlış tespitler söz konusu bu da ayrı bir konu) bugünkü Kabe'nin bulunduğu yer ile Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Beyt'in temellerini yükselttiği yerin aynı olduğu yönündeki geleneksel tarihsel kabul yeniden incelenmelidir ya da Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in tevhid çağrısının sonraki Kureyş kuşaklarına ulaştığı kabul edildiğinde, Kur'an'ın bu toplumun daha önce uyarılmadığını bildiren ifadeleri açıklanmaya muhtaçtır. Atalar kelimesini yalnızca yakın babalar şeklinde yorumlamak bu problemi kendiliğinden çözmez; çünkü Secde, Kasas ve Sebe surelerindeki ifadeler de önceki uyarıcının bulunmadığını bildirmektedir.
Sevgili @mehmetakifcan79 hocam, size asıl sormak istediğim soru burada başlamakta. Yasin Suresi 6. ayetteki "مَا / ma" edatının ilgi zamiri olarak yorumlanması, gerçekten Arapça dilbilgisinin gerektirdiği bağımsız bir tercih midir, yoksa Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Mekke'deki tevhid çağrısıyla Kureyş'in uyarılmamış ataları arasında ortaya çıkan tarihsel çelişkiyi gidermek için mi bu yorum öne çıkarılmaktadır?
Bu sorunun cevabını, yalnızca geleneksel tefsir kabullerine dayanılarak değil, Arapça nahiv kuralları, Kur'an'ın kendi içindeki paralel cümle yapıları ve tarihsel verileri birlikte değerlendirerek verirseniz çok memnun olurum.
Bir Beşiktaşlı olarak Türkiye'nin Avrupa'daki en büyük temsilcisi Galatasaray'ı tebrik ederim. Galatasaray'ın Avrupa maçlarındaki havası ve motivasyonu çok başka bir ruh.
SN @mehmetakifcan79 SEBE SURESİ 28'DE VERİLEN "BÜTÜN İNSANLIK" ANLAMI ARAPÇA GRAMERİN ZORUNLU SONUCU MUDUR?
Sevgili @mehmetakifcan79 hocam, belki "Neden sürekli bana soruyorsun kardeşim" diye içten içe kızıyor olabilirsin ama sana karşı tarif edemediğim duygularım var :) bu yüzden de aklımdaki soruları sana sormak hoşuma gidiyor. Beni bu şekilde kabul edeceğini düşünerek konuya geçiyorum.
Sebe suresi 28. ayetin "Hz. Muhammed bütün insanlığa gönderilmiştir" şeklinde yorumlanmasını ele alırken öncelikle şu ayrımı yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bir ayetin evrensel risalet inancıyla uyumlu olması başka, Arapça dil bilgisi kurallarının o ayeti zorunlu olarak "bütün insanlığa" şeklinde anlamlandırması başkadır. Benim cevabını aradığım, ayetin bu şekilde tercüme edilmesinin Arapça gramer açısından gerçekten zorunlu olup olmadığıdır.
İbrahim Suresi 4. ayette " وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ / Biz hiçbir elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin dili dışında bir dille göndermedik" denilmektedir.
Burada " بِلِسَانِ / bi-lisani / diliyle" harf-i cer olan "بِـ / bi / ile" ile mecrurdur. "قَوْمِهِ / kavmihi / onun kavmi" izafet terkibidir; kavmi muzafun ileyh, "هِ / hi / onun" ise üçüncü şahıs eril tekil bitişik zamirdir. "لِيُبَيِّنَ / li-yubeyyine / açıklasın diye" ta'lil lamıyla kurulmuş, muzari fiildir. "لَهُمْ / lehum / onlara" terkibindeki "هُمْ / hum / onlar" çoğul zamiri, elçinin açıklama yaptığı muhatap topluluğuna döner. Ayetin dilsel kuruluşu, elçi ile kavmi arasında doğrudan bir dil ve tebliğ ilişkisi kurmaktadır.
Yusuf Suresi 2. ayette "إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ / Biz onu, akledesiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik" denilmektedir.
Lafızdaki "إِنَّا / inna / şüphesiz biz" tekit ve zamir birleşimidir. "أَنْزَلْنَاهُ / enzelnahu / onu indirdik" fiilinde "نَا / na biz" fail, "هُ / hu / onu" mef'uldür. "قُرْآنًا / Kur'anen / Kur'an olarak" mansup, "عَرَبِيًّا / Arabiyyen / Arapça" ise onun sıfatıdır. "لَعَلَّكُمْ / leallekum / umulur ki siz" edat ve ikinci şahıs çoğul zamirinden oluşur; "تَعْقِلُونَ / ta'kilun / akledersiniz" fiilinin faili de bu çoğul zamirdir. Burada vahyin Arapça oluşu ve muhatapların bu dili anlayabilmesi arasındaki ilişki açıktır.
Şura Suresi 7. ayette "وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ وَمَنْ حَوْلَهَا / Böylece sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki şehirlerin anasını ve onun çevresindekileri uyarasın" şeklinde daha somut bir muhatap tanımı vardır.
Yine lafızdaki "لِتُنْذِرَ / li-tunzira / uyarman için" ta'lil lamı ve nasbedilmiş muzari fiildir; gizli faili "أَنْتَ / ente / sen" zamiridir. "أُمَّ الْقُرَىٰ / umme'l-kura / şehirlerin anası" mef'ulün bihtir; umme mansup, el-kura muzafun ileyhtir. "وَمَنْ حَوْلَهَا / ve men havleha / ve onun çevresindekiler" terkibinde "مَنْ / men / kimseler" ism-i mevsul, "حَوْلَ / havle / çevre" zarf, "هَا / ha / onun" ise dişil tekil zamirdir ve Mekke'ye döner. Dolayısıyla burada uyarının yöneldiği çevre, dilbilgisel olarak belirli bir coğrafi merkeze bağlanmıştır.
Yasin Suresi 6. ayete baktığımızda da "لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ / Babaları uyarılmamış, bu yüzden gaflette kalmış bir kavmi uyarman için" lafzı karşımıza çıkar.
Lafızdaki "قَوْمًا / kavmen / bir kavim" nekre ve mansup isim, tunzira fiilinin mef'ulüdür. "مَا / ma" burada "uyarılmamış" anlamını kuran olumsuzluk edatı olup ardından gelen "أُنْذِرَ / unzira / uyarıldı" fiilini olumsuzlar. "آبَاؤُهُمْ / abauhum / onların babaları" edilgen fiilin naib-i failidir; "هُمْ / hum / onların" zamiri kavme döner. "فَهُمْ غَافِلُونَ / fehum gafilun / bu yüzden onlar gafildir" cümlesinde "هُمْ / hum / onlar" mübteda, "غَافِلُونَ / gafilun / gafiller" haberdir. Bu bize, uyarının belirli tarihsel ve toplumsal şartları bulunan bir kavme yöneldiğini gösterir.
Şimdi Sebe Suresi 28. ayetteki "وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ / Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler" lafzına gelelim.
Buradaki "كَافَّةً / kaffeten" kelimesinin kökü ك ف ف (k-f-f); engellemek, alıkoymak, menetmek anlam alanına sahiptir. Ebu Hayyan, "el-Bahrü'l-Muhit"te kelimeyi hem "كَافّ / kaff / engelleyen" ism-i failiyle hem de mastar ihtimaliyle ele alır; "insanları küfürden alıkoyan" yorumunu da ekler. Buna karşılık yaygın yorum, kelimeyi insanları kapsayan/genel anlamında değerlendirir. Ancak bu iki ihtimalin varlığı, "bütün insanlık" tercümesinin yalnızca sözlük anlamından çıkarılamayacağını gösterir.
Nahiv bakımından asıl mesele ise "كَافَّةً / kaffeten" kelimesi, "أَرْسَلْنَاكَ / erselnake / seni gönderdik" fiilindeki "كَ / ke / seni" zamirinden hal kabul edilirse "insanlara tebliğde herkesi kapsayan/kuşatan" biçiminde açıklanır. Kelimeyi "النَّاسِ / en-nas / insanlar" kelimesinin hali kabul etmek ise halin, harf-i cerle mecrur sahibinden önce gelmesi meselesini gündeme getirir. Nitekim Zemahşeri bu çözümü eleştirir; Ebu Hayyan ise farklı nahiv ihtimallerini tartışır. Dolayısıyla burada i'rab tartışması vardır; tek ve tartışmasız bir gramer hükmü yoktur.
Lafzın sonundaki "أَكْثَرَ النَّاسِ / eksera'n-nas / insanların çoğu" izafet terkibidir. "أَكْثَرَ / eksera / çoğu" mansup, "النَّاسِ / en-nas / insanların" mecrur muzafun ileyhtir. "لَا يَعْلَمُونَ / la ya'lemun / bilmezler" ise olumsuz muzari fiildir. Bu çoğunluğun kimlerden oluştuğunu yalnızca izafet terkibi belirlemez. Bunun için Sebe Suresi 24-31 arasındaki konuşma akışı, zamirlerin merciileri ve tarihsel muhatap çevresi birlikte incelenmelidir.
İşte @mehmetakifcan79 hocam, sorularımı tam da bu gramer kurallarına dayanarak sormak istiyorum.
SORU 1: İbrahim Suresi 4. ayetteki izafet ve zamir ilişkisi elçinin kendi kavminin diliyle tebliğini gösterirken, bu kavmin ilk muhatap çevresini belirlemede neden dilsel veri kabul edilmiyor?
SORU 2: Şura Suresi 7. ayette "مَنْ حَوْلَهَا / men havleha / onun çevresindekiler" terkibindeki "هَا / ha / onun" zamiri Mekke'ye dönerken, "çevre" kelimesinin kapsamını hangi nahiv veya belagat kuralıyla bütün yeryüzüne genişletiyoruz?
SORU 3: Yasin Suresi 6. ayetteki "قَوْمًا / kavmen / bir kavim" nekre ve mef'ulün bih olduğu halde, bu kavmin tarihsel muhatap çevresiyle ilişkisini hangi bağımsız dilsel delille reddediyoruz?
SORU 4: Sebe Suresi 28'de "كَافَّةً / kaffeten" kelimesinin "bütün insanlık" anlamını zorunlu kılan i'rab hangisidir? Hal sahibinin kim olduğu ve kelimenin kök anlamı üzerindeki ihtilaf nasıl çözümlenmektedir?
SORU 5: Son olarak, Sebe Suresi 24-31 ayetleri arasındaki siyakında konuşan, soru soran ve inkar eden bir topluluk varken "أَكْثَرَ النَّاسِ / eksera'n-nas / insanların çoğu" ifadesinin öncelikle bu muhatap topluluğun çoğunluğuna işaret etmesi neden imkansız sayılsın?
Benim itirazım evrensel risalet inancına değil; bu ayrı bir tartışma konusu ama bu yaygın inancın, Sebe Suresi 28. ayetin Arapça lafzında açıkça ve zorunlu olarak bulunduğunun ileri sürülmesine yönelik. Arapça dil bilgisi kuralları, ayetin kelimeleri ve cümle yapısı ortadayken, lafzın zorunlu olarak ifade etmediği bir anlamı ayetin kendi söylediği şeymiş gibi sunmak ne kadar doğrudur? Hatta lafzın taşımadığı bir manayı Allah'a isnat etmek ve ayetin anlamını tahrif etmek anlamına gelmez mi? Bir yorumun gelenekte yaygın kabul görmesi, onu dil bakımından tek doğru yorum haline getirmez. Önce kelimelerin sarf ve nahiv özelliklerini, zamirlerin hangi isimlere döndüğünü ve ayetin öncesiyle sonrasındaki bağlamı ortaya koymalı; ancak bundan sonra anlam hakkında hüküm vermeliyiz.
Şimdilik bu kadar 🙃🙃
MARİFETULLAH, İSTİTAAT VE TEKLİF-İ MA LA YUTAK PROBLEMİ
Uzun zamandır araştırma yaptığım ve kendime tez konusu olarak belirlediğim bir kelam problemine yönelik, başta kelam araştırmacıları olmak üzere konuya ilgi duyanların değerlendirmelerini merak ediyorum.
Doğuştan kör ve sağır olan, boynundan aşağısı tamamen felçli bulunduğu için yalnızca başını sağa, sola, öne ve arkaya hareket ettirebilen bir insan tasavvur edelim. Bu kişinin akıl, bilinç, hafıza, irade ve muhakeme yetilerinin tamamen sağlam olduğunu; ancak konuşamadığını, hiçbir insan dilini öğrenemediğini, okuyup yazamadığını ve işaret dili dahil herhangi bir iletişim sistemi üzerinden başka insanlardan bilgi alamadığını kabul edelim. Dahası, hayatı boyunca Kur'an'ın içeriğine, peygamberlik iddiasına, vahye, dini hükümlere veya bunları kendisine aktarabilecek herhangi bir bilgi kaynağına hiçbir şekilde erişemediğini varsayalım. Düşüncelerini herhangi bir doğal dilin kelime ve sembollerine dayanmadan oluşturduğunu, fakat bu düşünsel kapasitesinin hangi dini ve ahlaki hakikatleri kavrayabileceği konusunda başlangıçta herhangi bir kabulde bulunmayalım.
Bu varsayımdan hareketle İslam kelamının temel meselelerini yeniden sorgulayalım.
Birincisi, marifetullah ve aklın bilgi sınırları: Mutezile ve Matüridilik, insan aklının Allah'ın varlığını ve bazı ahlaki hakikatleri vahiyden bağımsız olarak kavrayabileceğini savunmaktadır. Peki hiçbir dilsel ve toplumsal bilgi aktarımına erişemeyen bu insanın aklıyla marifetullaha ulaşması gerektiği hangi epistemolojik temele dayandırılacaktır? Akıl yürütmenin mümkün olması, belirli bir metafizik sonuca fiilen ulaşılmış olmasını gerektirir mi? Eğer gerektirmiyorsa, aklen bilinmesi mümkün olan bir hakikat ile kişinin gerçekten bilebildiği hakikat arasındaki ayrım nasıl kurulacaktır?
İkincisi, hüsün-kubuh ve teklif-i ma la yutak: Mutezile açısından aklen bilinebilen iyilik ve kötülüklerin sınırı nedir? Eş'arilik açısından dini yükümlülüğün kaynağı ilahi hitap ise hiçbir şekilde vahye erişemeyen bir insanın bu hitap karşısındaki sorumluluğu nasıl temellendirilecektir? Allah'ın insanı gücünün yetmediği şeyle yükümlü tutmasının aklen mümkün görülmesi, o insanın hiçbir şekilde öğrenemediği bir hükümden sorumlu tutulmasını da zorunlu olarak meşrulaştırır mı? Burada fiziksel olarak bir fiili yerine getirememe ile o fiilin dini bir yükümlülük olduğunu hiçbir şekilde öğrenememe arasında nasıl bir ayrım yapılmaktadır?
Üçüncüsü, istitaat ve sorumluluğun şartları: Bir insanın akıl, irade ve muhakeme yetilerinin bulunması, dini teklifin muhatabı olması için yeterli midir? Yoksa sorumluluğun gerçekleşmesi için yalnızca zihinsel yeterlilik değil, yükümlülüğün bilgisine ulaşma ve onu yerine getirebilme imkanı da gerekli midir? İstitaat yalnızca fiilin gerçekleştirilmesine ilişkin bir güç müdür, yoksa bilgiye ulaşma ve yükümlülüğü kavrama imkanını da kapsar mı? Kapsıyorsa bunun kelami ve epistemolojik sınırları nelerdir?
Dördüncüsü, salah-aslah ve ilahi adalet: Allah'ın kulları için salah veya aslah olanı gözetmesi gerektiğini savunan yaklaşımlar açısından, dini hakikatlere erişme imkanı baştan itibaren bulunmayan bir insanın yaratılış şartları nasıl açıklanacaktır? Allah'ın bu insanı görme, işitme, konuşma ve öğrenme imkanlarına sahip yaratması mümkünken, bu imkanlardan yoksun yaratılmasının ilahi adalet bakımından değerlendirilmesi hangi ilkeye dayanacaktır? Aslahın Allah'a vacip olup olmadığı tartışmasından bağımsız olarak, kulun sorumluluğunu belirleyen başlangıç koşullarının adaletle ilişkisi nasıl kurulacaktır?
Beşincisi, üç kardeş problemi ve farklı yaratılış koşulları: İnsanların farklı şartlarda dünyaya gelmesi, farklı bilgi imkanlarına sahip olması ve farklı sorumluluklarla karşılaşması ilahi adalet açısından nasıl temellendirilmektedir? Bir insanın hakikate ulaşabileceği imkanlara sahip olmasıyla, başka bir insanın bu imkanlardan bütünüyle yoksun olması arasında ahiret sorumluluğu bakımından nasıl bir ölçüt uygulanacaktır? Allah'ın ezeli ilmi, insanların farklı şartlarda yaratılması ve bu şartların ahiretteki karşılıkları arasındaki ilişki hangi kelam ilkesiyle açıklanacaktır?
Burada asıl sorgulamak istediğim nokta şudur.
Bir insanın bir yükümlülüğü yerine getirememesi ile o yükümlülüğün varlığından, mahiyetinden ve gerekçesinden hiçbir şekilde haberdar olamaması aynı şey midir? Eğer aynı değilse, dini sorumluluğun oluşması için bilgi, irade, kudret ve ilahi hitap unsurlarından hangileri zorunludur? Bunlardan birinin eksikliği diğerlerinin varlığıyla telafi edilebilir mi?
Son olarak, bu varsayımsal insanın ahiret hayatındaki konumunu düşünelim. İman etmediği için mi, iman etme imkanına sahip olmadığı için mi, yoksa kendisine herhangi bir dini teklif ulaşmadığı için mi değerlendirilecektir? Onun hakkında verilecek hüküm hangi nesnel ölçüte dayanacaktır? Aynı şartlara sahip iki insanın farklı düşünsel sonuçlara ulaşması halinde sorumluluk nasıl belirlenecektir?
Bu sorulara Mutezile'nin adalet ve aslah ilkesi, Eş'ariliğin ilahi irade ve kudret anlayışı, Matüridiliğin akıl ve hikmet yaklaşımı çerçevesinde ayrı ayrı cevap verilebilir. Ancak benim asıl aradığım, bu ekollerin kendi kabullerini tekrar etmeleri değil, söz konusu insanın durumunu kendi temel ilkelerinden hareketle, hiçbir ilkeyi diğerini kurtarmak amacıyla göz ardı etmeden açıklayabilmeleridir.
Dolayısıyla temel sorum şudur:
İnsanın sorumluluğu, kendisine yöneltilen ilahi teklifin varlığından ve mahiyetinden haberdar olma imkanından bağımsız olarak düşünülebilir mi? Düşünülemezse, bu imkanı bütünüyle ortadan kaldıran yaratılış şartlarının ahiret sorumluluğuna etkisi nasıl açıklanacaktır?
Bu problemi yalnızca engellilik, fetret ehli veya tebliğin ulaşmadığı insanlar başlığı altında değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü burada sorgulanan, doğrudan doğruya kelamın bilgi, kudret, irade, teklif, adalet ve uhrevi sorumluluk arasında kurduğu ilişkinin tutarlılığıdır.
Konuya ilişkin değerlendirmelerde özellikle rica ettiğim husus, herhangi bir mezhebin görüşünü peşinen doğru veya yanlış kabul etmek yerine, her yaklaşımın kendi öncülleri üzerinden bu varsayıma cevap vermesidir. Cevapların hangi noktalarda yeterli olduğu, hangi noktalarda ek kabullere ihtiyaç duyduğu ve varsa kendi içinde hangi mantıksal çelişkiler barındırdığı da ortaya konulmalıdır.
Bu muhabbet timeline çok düştüğü için bende bir şey yazayım dedim. Maalesef Müslümanlar bile السَّلَامُ عَلَيْكُمْ / es-Selamü Aleyküm ile مَرْحَبًا / Merhaba kelimelerinin neden ve nasıl kullanıldığını bilmiyor.
Hz.Muhammed, bir mekana girdiğinde ya da yoldan gelmiş veya gündelik hayatında yolda karşılaştığı kişilere genelde السَّلَامُ عَلَيْكُمْ / es-Selamü Aleyküm değil مَرْحَبًا / Merhaba derdi. Bu Araplar içinde en yaygın selamlaşma biçimiydi. Anlamıysa, "Mekanın geniş olması, ferahlık, bolluk" manalarına gelmesi.
Mesela kendisini ziyaret eden Abdülkays Heyeti için, "مَرْحَبًا بِالْوَفْدِ الَّذِينَ جَاءُوا غَيْرَ خَزَايَا وَلَا نَدَامَى" , kendisini ziyarete gelen kızı Fatma için "مَرْحَبًا بِابْنَتِ / Merhaba kızım" ifadelerini kullanmıştır.
Yine hanesinde kendisini ziyarete gelen Hz.Ali'nin kız kardeşi Ümmü Hani, kendisinin Araplar'da birinci tekil şahıs için kullanılan ve Selam verdim" anlamına gelen "فَسَلَّمْتُ / fe-sellemtü" fiilini aktarıp Hz. Muhammed'in de " مَرْحَبًا بِأُمِّ هَانِئٍ / Merhaben bi-Ümmi Hani" dediğini aktarır.
Aslında bu selamlaşma Türkçe'de yoldan gelene "Hoş geldin", yola çıkacak olana da "Güle Güle" demek gibidir.
Bir Arap yabancı topraklardan geçecek bir yola çıkacaksa ona "esenlik, güvenlik, zarar ve tehlikeden uzak olma, sağlamlık ve barış" gibi anlamlara gelen السَّلَام / es-Selam kelimesi ve bu temennilerin onların üzerinde olmasını dileyen "üzerine, üzerinde" anlamına gelen "عَلَ / ala" harf-i cer ve "siz, sizin" anlamına gelen "كُمْ / küm" bitişik zamirinden oluşan "عَلَيْكُمْ / aleyküm / sizin üzerinize " kelimesi yani " لسَّلَامُ عَلَيْكُمْ / es-Selamü Aleyküm / esenlik, güvenlik, barış, zarar ve tehlikeden uzak olmak sizinle birlikte olsun" kullanılır.
Maalesef bizim dilimize sadece Selamü Aleyküm'ü yerleştirdikleri ve bu selamı vermeyi Müslümanlık nişanesi yaptıkları için gelene de gidene de Selami Aleyküm dedirtiyorlar. Hal böyle olunca da "Merhaba" kelimesini ve Araplar arasındaki kullanılış şeklini bilmeyen garip bir seküler ki; bunu çoğu Müslüman'da bilmiyor, "Biz Arap mıyız oğlum, Selamü Aleyküm değil Merhaba diyeceksin" diyerek tüy dikiyor.
Sonuç olarak, bir mekana girdiğinizde veya yolda bir tanıdığınızla karşılaştığınızda ona "MERHABA" diyin.
Şayet bir yakınınızı, dostunuzu veya birden fazla ve kadınlı erkekli olarak uzak bir yola uğurlayacaksanız ona ve onlara:
Tek erkekse: السَّلَامُ عَلَيْكَ / es-Selamü Aleyke
Tek kadınsa: السَّلَامُ عَلَيْكِ / es-Selamü Aleyki
İki kişiyse: السَّلَامُ عَلَيْكُمَا / es-Selamü Aleyküma
İkiden fazla kadına: السَّلَامُ عَلَيْكُنَّ / es-Selamü Aleykünne
İkiden fazla erkek veya karma gruba: السَّلَامُ عَلَيْكُمْ / es-Selamü Aleyküm
NOT: Kadınların, kadınlara es-Selamü Aleyküm demesi Arapça dil bilgisi kurallarına göre komik oluyor :)))
Emre Ercis retweeted
Yayında işlenen konu çok yanlış işleniyor. Mustafa Çelik'in ifadesinin asıl önemi gözden kaçırılıyor.
Mesele yalnızca şirketlerin kime ait olduğu değil; bu şirketlerle örgütsel yapı arasındaki bağın kurulup kurulamayacağı.
Örgüt, bazı avukatlar aracılığıyla şüphelilere talimat göndererek şirketlerin cemaatle herhangi bir bağlantısının bulunmadığı, bunların kendi şahsi şirketleri olduğu yönünde ifade vermeleri için baskı yapıyor.
Bu yöntemin arkasındaki temel nedenlerin başında da örgütle ilişkili bazı avukatların, şirketler üzerinden usulsüz işlemler yürütüldüğünden haberdar olmaları. Böylece örgütsel faaliyetlere ve maddi delillere ilişkin sorumluluğun, bütün sürecin arkasındaki isimler yerine bir muhasebecinin üzerine yıkılması hedefleniyor.
Mustafa Çelik'in ifadesi tam da bu savunma hattını bozabilecek önemde. Şirketlerle örgütsel yapı arasındaki bu ilişki zinciri; Alihan Kuriş'e ve ticari işleyişteki rolü nedeniyle Hilmi Tuna Kuriş'e kadar uzanıyor.
Kısacası Mustafa Çelik'in ifadesi, yalnızca soruşturmaya eklenen bir beyan değil; şirketleri örgütsel yapıdan kopararak sorumluluğu alt kademelere yıkma stratejisini boşa çıkarabilecek kritik bir delil niteliği taşıyor.
📌"Kasa" konuştu örgütün şeması çıktı.
📌Alihan Kuriş Örgütü'nün "kasası" konuştu.
📌Kuriş suç örgütünde FETÖ benzeri yapılanma.
📌Örgütün eski yöneticisi itirafçı oldu.
#HabertürkManşet'te @ZulfikarAliAydn sordu; Hukukçu @hadidundar ve Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü @kaanarslanKA anlattı.
Yayında işlenen konu çok yanlış işleniyor. Mustafa Çelik'in ifadesinin asıl önemi gözden kaçırılıyor.
Mesele yalnızca şirketlerin kime ait olduğu değil; bu şirketlerle örgütsel yapı arasındaki bağın kurulup kurulamayacağı.
Örgüt, bazı avukatlar aracılığıyla şüphelilere talimat göndererek şirketlerin cemaatle herhangi bir bağlantısının bulunmadığı, bunların kendi şahsi şirketleri olduğu yönünde ifade vermeleri için baskı yapıyor.
Bu yöntemin arkasındaki temel nedenlerin başında da örgütle ilişkili bazı avukatların, şirketler üzerinden usulsüz işlemler yürütüldüğünden haberdar olmaları. Böylece örgütsel faaliyetlere ve maddi delillere ilişkin sorumluluğun, bütün sürecin arkasındaki isimler yerine bir muhasebecinin üzerine yıkılması hedefleniyor.
Mustafa Çelik'in ifadesi tam da bu savunma hattını bozabilecek önemde. Şirketlerle örgütsel yapı arasındaki bu ilişki zinciri; Alihan Kuriş'e ve ticari işleyişteki rolü nedeniyle Hilmi Tuna Kuriş'e kadar uzanıyor.
Kısacası Mustafa Çelik'in ifadesi, yalnızca soruşturmaya eklenen bir beyan değil; şirketleri örgütsel yapıdan kopararak sorumluluğu alt kademelere yıkma stratejisini boşa çıkarabilecek kritik bir delil niteliği taşıyor.
📌"Kasa" konuştu örgütün şeması çıktı.
📌Alihan Kuriş Örgütü'nün "kasası" konuştu.
📌Kuriş suç örgütünde FETÖ benzeri yapılanma.
📌Örgütün eski yöneticisi itirafçı oldu.
#HabertürkManşet'te @ZulfikarAliAydn sordu; Hukukçu @hadidundar ve Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü @kaanarslanKA anlattı.
Sabah sabah 90'lı yıllarda Akmerkez'in milli kıyafeti olan Avirex mont ve Sebago ayakkabıyı aklıma getiren hayat... Heyyyy gidi heyyy
ALİHAN KURİŞ ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTÜ SORUŞTURMASINDA İLK İTİRAFÇI VE İLK TAHLİYE.
Alihan Kuriş liderliğindeki suç örgütüne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında şuana kadar 205 şüpheli hakkında işlem yapıldı, 121 kişi tutuklandı.
Dün, yani 23 Ekim 2026'da etkin pişmanlık kapsamında ifade veren M.Ç. tahliye edildi.
İfadesinde, Süleymancılara ve Eylül 2016 sonrası Alihan Kuriş'in kontrolüne geçen 25 farklı işletmede yöneticilik yaptığını söyleyen M.Ç., şirketlerin kendisine ait olmadığını, cemaat adına emanetçi olarak yönetimde bulunduğunu belirtti.
M.Ç., şirket yönetimine Arif Denizolgun döneminde getirildiğini, Alihan Kuriş'in liderliğe geçmesinin ardından ise baş sekreterya Fahri Candemir tarafından istifasının istendiğini anlattı.
M.Ç.'nin etkin pişmanlık kapsamında verdiği ifadenin soruşturmaya nasıl yansıyacağı ve soruşturmanın seyrini nasıl etkileyeceği önümüzdeki günlerde netlik kazanacak.
38 MİLYON DOLARLIK NEVADA BİLMECESİ: PARAYI KİM ALDI, HAKLAR KİMDEN ALINDI?
14 Ekim 2022'de Nevco Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ercan Narinç, Nevada Coffee'nin dünya çapındaki haklarının 38 MİLYON dolara satın alındığını duyurdu. Haber birçok yayın organında yer aldı; ancak kamuya açık haberlerde satıcı şirketin tam ticaret unvanı, satın alma sözleşmesi, ödeme belgeleri ve devredilen hakların ülke bazındaki kapsamı açıklanmadı. Dolayısıyla ortada kamuoyuna duyurulmuş büyük bir satın alma iddiası var; fakat bu bedelin kime, hangi haklar karşılığında ve hangi finansman kaynağından ödendiği sorusuna verilmiş somut bir cevap söz konusu değil.
Üstelik Nevada adı Türkiye'de 2022'den çok önce kullanılıyordu. Google harita arşivinde yer alan 2018 tarihli görselde hem Nevada Steakhouse hem de Ercan Steakhouse adı görülüyor. Görselde yer alan bina şuan adını "Ercan" olarak değiştirirken hem Nevco Holding'in merkez binası olarak hem de Ercan Steakhouse'un merkezi olarak faaliyet yürütüyor. Mart 2015'te Andelib Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak kurulan, Kasım 2017'de adını Nevada Restorant Gıda Hizmetleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak değiştiren şirket, ilk olarak Nevada Steakhouse adıyla hizmet vermeye başladı ve 2018 yılında adını Ercan Steakhouse olarak değiştirdi.
İşte tam bu noktada "Nevada adı ve ticari kullanım geçmişi zaten Türkiye'de mevcutken, 2022'de satın alındığı açıklanan 'tüm dünya hakları' tam olarak hangi varlıkları kapsıyor?" sorusu akıllara geliyor. Kahve markasının uluslararası hakları mı, daha önce kullanılan Nevada adının hakları mı, yoksa bunların tamamı mı?
Türk Patent ve Marka Kurumu'na ait bilgilere göre, "nevada coffee co." markasının 27 Nisan 2022'de, 2022/061103 numarasıyla, Nevada Kahve Restoran İşletmeciliği A.Ş. adına başvurulduğu görülüyor. Başvuruda bulunan şirket 10 Ocak 2025'te Selma Turan tarafından kuruluyor.
Bu kronoloji, yetkili makamlar tarafından mutlaka açıklığa kavuşturulmalı.
2022 tarihli marka başvurusu, 2025'te kurulduğu görülen şirketle hangi hukuki işlem üzerinden ilişkilendirildi? Başvuru tarihinde hak sahibi kimdi, daha sonra bir devir veya şirket unvanı değişikliği yapıldı mı?
ABD ayağında, NEVCO GROUP INC. Florida siciline 23 Mayıs 2025'te kaydedildi. Sicilde Ercan Narinç ile Aleyna Narinç Vural şirket yöneticileri olarak listeleniyor. Şirketin yıllık rapor sunmadığı ve 25 Eylül 2026'da idari fesih statüsüne geçtiği de kayıtlarda yer alıyor. Bu şirket 2022'deki satın almadan sonra kurulmuş olduğundan, satın almanın o tarihte doğrudan tarafı olduğu varsayılamaz. Ancak sonradan marka, lisans, gelir veya başka varlık devri yapılıp yapılmadığı mutlaka araştırılmalı.
Dikkat çekici bir diğer kayıt, ABD'de NEVADA COFFEE CO. markası için 2 Haziran 2025'te yapılan 79438102 numaralı başvurunun Nevada Restorant Gıda Hizmetleri adına görünmesi. Başvuru henüz kesin tescil değil; 2026'da inceleme yazışmaları ve itiraz niteliğinde işlem kayıtları bulunmakta. Peki 2022'de tüm dünya haklarının satın alındığı açıklanmışken neden ABD'de marka başvurusu 2025'te yapıldı? Bu, satın alınan hakların kapsamı ve devir zinciriyle açıklanması gereken temel bir soru olarak şimdilik burada yer alsın.
Mali tablo da bu soruların dışında tutulamaz. Nevada Restorant'ın beyan edilen matrahı 2019'da 528 BİN TL, 2020'de 1.81 MİLYON TL, 2021'de 2.10 MİLYON TL; 2023'te 22.34 MİLYON TL, 2024'te 60.81 MİLYON TL ve 2025'te 42.54 MİLYON TL.
38 MİLYON dolarlık alımın gerçekleştiği tarihin öncesi ve sonrasındaki yıllarda beyan edilen matrah bedelleri göz önüne alındığında şayet 38 MİLYON dolarlık hayali bir satın alım değil de gerçek bir satın alım söz konusuysa bu satın alma bedelinin kaynağı, muhasebe kaydı, sözleşmesi ve satıcısı açıklanmalıdır.
Ercan Narinç'in yanıtlaması gereken temel soru şudur!
38 MİLYON dolara hangi haklar, hangi şirketten, hangi sözleşmeyle ve hangi ödeme belgeleri karşılığında satın alındı?
Fenerbahçe maçının ilk yarısından anladığım Kerem ile İsmail Kartal arasında ne olduğunu tarif edemeyeceğim bir şey var. Karı kocaya, koca karıya bu kadar tahammül edemez.
Şu komutu bot hesaba yazdıran şerefsiz, Allah, eşini, anneni, çocuklarını senin gibi namussuz heriften korusun.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu sabah gerçekleştirilen Alihan Kuriş Çıkar Amaçlı Suç Örgütü operasyonunda arama yapılan Fazilet Kuyumculukta, FETÖ için hem sembolik hem de haberleşme yöntemi olarak kullanıldığı düşünülen ve bizzat FETÖ lideri tarafından belli şahıslara yollanan 2 adet F Seri 1 Dolar bulundu.
EBU İSTİFSAR EMR EL-ERCİŞİ EL-MÜTEBAHHİR, EL-MA'RUF Bİ-KESRETI'S-SUAL HOCA EFENDİ OLARAK AÇIKLAMAMDIR...
Dün yaptığım bu paylaşımın altındaki bazı yorumları okuyunca, "Bu paylaşımı neden yaptım?" diye kendime çok kızdım ama artık yapacak bir şey yok. En azından bunun kişisel kanaatimden önce Arapça lafzın ve klasik İslam literatürünün ortaya koyduğu bir hüküm olduğunu açıklayayım ki; neden yazdığım doğru şekilde anlaşılmış olsun.
Günümüzde "ÇARŞAF" adı verilen örtünün referansı olarak delil gösterilen Ahzab Suresi 59. ayetin lafzı "يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ / Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: Cilbablarından üzerlerine salsınlar." şeklindedir.
Lafzın merkezindeki جَلَابِيب / celabib, جِلْبَاب / cilbab kelimesinin çoğuludur. Cilbab, klasik Arapçada başa takılan hımardan ibaret olmayıp dışarı çıkarken diğer giysilerin üzerine alınan geniş dış örtüyü ifade eder. يُدْنِينَ / yudnine ise أَدْنَى / edna fiilinden gelen muzari biçimdir; kadınlar çoğuluna hitap eder. عَلَيْهِنَّ / aleyhinne/üzerlerine, مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ / min celabibihinne ise "cilbablarından" anlamındadır. Dolayısıyla ayeti yalnızca "başlarını örtsünler" diye tercüme etmek, lafızdaki dış giysi unsurunu açıklamaya yetmez.
Taberi, bu ayetin tefsirinde ibn Abbas'a isnat edilen " أَنْ يَغَطِّينَ وُجُوهَهُنَّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِنَّ بِالْجَلَابِيبِ وَيُبْدِينَ عَيْنًا وَاحِدَةً / Cilbablarıyla başlarının üzerinden yüzlerini örtsünler ve bir gözlerini açık bıraksınlar" tevilini naklederken Kurtubi, cilbabın tanımını " وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ الثَّوْبُ الَّذِي يَسْتُرُ جَمِيعَ الْبَدَنِ / Doğru kabul edilen görüş, onun bütün bedeni örten giysi olduğudur" şeklinde yapar.
Yine ibn Kesir, tefsirinde İbn Mes'ud, Ubeyde es-Selmani, Katade, Hasan-ı Basri ve diğer erken dönem alimlerinden cilbabın, baş örtüsü olan hımarın üzerine giyilen dış örtü, yani rida olduğu görüşünü aktarır. Bu görüşü somutlaştıran bir rivayette Muhammed b. Sirin, Ubeyde es-Selmani'ye ayetteki يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ / yudnine aleyhinne min celabibihinne" ifadesinin anlamını sorar. Ubeyde ise, " فَغَطَّى وَجْهَهُ وَرَأْسَهُ وَأَبْرَزَ عَيْنَهُ الْيُسْرَى / Yüzünü ve başını örterek sol gözünü açıkta bıraktı" cevabını verir. Böylece ayetin manasını yalnızca sözle açıklamakla kalmaz, cilbabın nasıl örtünme biçimi oluşturduğunu uygulamalı olarak da gösterir.
Sahih-i Müslim'de Ümmü Atıyye'den nakledilen rivayet ise cilbabın sıradan bir başörtüsü olmadığını gösterir. Ümmü Atıyye, kadın için " لَا يَكُنْ لَهَا جِلْبَابٌ / Onun cilbabı yoksa… " ne yapacağını sorar; Hz. Peygamber, başka bir kadının kendi cilbabından ona giydirmesini söyler.
Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli geleneklerinde cilbab, başörtüsünden daha geniş, bedenin üzerine alınan dış örtü olarak açıklanır. Hanefi müfessir Nesefi cilbabı " مَا يَسْتُرُ الْكُلَّ، مِثْلَ الْمِلْحَفَةِ / Milhafe gibi bütün bedeni örten giysi" şeklinde tanımlar. Maliki müfessir Kurtubi, " وَهُوَ ثَوْبٌ أَكْبَرُ مِنَ الْخِمَارِ / Başörtüsünden daha büyük bir giysi" ifadesini kullanır. Hanbeli fakih ibn Kudame ise cilbabı " الْمِلْحَفَةُ، تَلْتَحِفُ بِهِ مِنْ فَوْقِ الدِّرْعِ / Kadının elbisesinin üzerine alarak bedenine sardığı dış örtü" şeklinde açıklar. Şafi geleneğinde de cilbabın dış giysi niteliği ele alınır. Bu tanımlar, cilbabın klasik literatürde yalnızca başörtüsü anlamına gelmediğini; bedenin üzerine alınan geniş bir dış örtüyü ifade ettiğini gösterir.
Günümüzde cilbabın işlevsel karşılıkları farklı coğrafyalarda farklı adlarla yaşamakta. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde abaya, uzun ve bol dış giysi olarak yaygındır. Yemen'de balto adı verilen, bedeni örten tek parça dış giysi ile abaya ve iki parçalı örtüler kullanılmaktadır. Kuzey Afrika'da cellabe, uzun ve bol bir üst giysi olarak bilinir. Moritanya ve çevresinde, melhfa adı verilen geniş kumaş kadın bedenine sarılarak örtünme sağlar. Bunlar, ayetin emrettiği dış örtü işlevini farklı biçimlerde karşılayan kıyafetlerdir.
Günümüzde çarşaf giymek nefsine ağır gelebilir; sosyal çevrenden dışlanacağını düşünerek utanacağın bir kıyafet olarak da algılayabilirsin. "Ne yardan geçeyim ne serden" diyerek daracık bir palto giyip başını rengarenk örtülerle kapatmayı, ayetin cilbab emrine uymak zannedebilirsin. Bunların her biri bir kadın olarak senin tercihindir. Ancak söz konusu olan Allah'ın dini ve bu dinin emirleriyse mesele kişisel tercihlerden ibaret değildir. Kur'an'ın cilbab emrini esas aldığımızda, bir kadından dışarı çıkarken bedenini örten bir dış giysi giymesi istenir. Üstelik bu dış giysi, kadının başında hımar/örtü varken onun üzerine giyilmesi istenen bir örtüdür...
Ve sen ister kabul et ister reddet, cilbab'ın işlevini günümüzde karşılayan bu kıyafetin TÜRKİYE'deki adı ÇARŞAFTIR.
NOT: Bu twiti seküler yaşayan ama 15 yıldan fazla Tanah'ı İbranice, Yeni Ahit'i Süryanice ve Mushaf'ı Arapça dil bilgisi kurallarıyla araştıran birisi olarak yazıyorum.
28 Şubat'ta Türkiye'de tartışılan konu bugün Azerbaycan'da tartışılıyor.
"Kur'an'da kadının örtünmesiyle ilgili bir emir yok"
Bu hüküm saçmalıktır, cehalettir. Mushaf/Kur'an'da emredilen örtünme biçiminin lafız ve mana olarak bugünkü karşılığı ÇARŞAFTIR.
Engelleyecek kadar zavallı olması da cabası...
Bu hikaye doğruysa bunu normal bir paylaşım yaparak anlatabilirdi. Amaç ve niyet başka olunca hikayeyle alakasız bir vefat haberini alıntılayarak paylaşıyor ki; kendi kusamadığı nefreti başkalarına kusturup vefat eden birisinin daha cenazesi morga gitmeden hakaretler ettirip yapılan yorumları okuyup mastürbasyon yapsın. Yazık, çok yazık.
Bu hikaye doğruysa bunu normal bir paylaşım yaparak anlatabilirdi. Amaç ve niyet başka olunca hikayeyle alakasız bir vefat haberini alıntılayarak paylaşıyor ki; kendi kusamadığı nefreti başkalarına kusturup vefat eden birisinin daha cenazesi morga gitmeden hakaretler ettirip yapılan yorumları okuyup mastürbasyon yapsın. Yazık, çok yazık.
unavailable
Emre Ercis retweeted
BDDK ESKİ BAŞKANI MEHMET ALİ AKBEN'İN OĞLU GRAİNTURK YÖNETİMİNE NASIL GİRDİ, TERA İLE ÖZOVA ARASINDA NELER YAŞANDI?
Mehmet Ali Akben'in BDDK başkanlığı dönemindeki kararlar, oğlu Ahmet Emir Akben'in Grainturk Holding yönetimindeki görevi ve şirketin Tera Grubu ile gerçekleştirdiği finansman görüşmeleri, cevap bekleyen soruları beraberinde getiriyor.
Ahmet Emir Akben, 25 Ekim 2022'de Grainturk Holding yönetim kuruluna seçildi. Şirketin KAP kayıtlarına göre bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı; Denetim Komitesi ile Riskin Erken Saptanması Komitesi başkanlıklarını üstlendi. 2025 tarihli genel kurul belgelerinde de bağımsız üyeliğe aday gösterildi. Özgeçmişinde hukuk eğitimi, avukatlık deneyimi ve Vakıfbank'ın New York şubesindeki uyum departmanı görevi yer alıyor.
Asıl dikkat çekici bağlantılardan biri Tera Yatırım Bankası. BDDK, bankaya 27 Ekim 2021'de kuruluş, 7 Nisan 2023'te faaliyet izni verdi. Mehmet Ali Akben bu dönemde BDDK başkanıydı.
1 Ekim 2025'te Grainturk'ün %100 iştiraki Özova Tarım ile Tera Yatırım Holding arasında, Tera'nın Özova'da %10 pay edinmesini öngören bir anlaşma imzalandı. 3 Şubat 2026'da anlaşma karşılıklı fesih protokolüyle sona erdi. Aynı şirketin Oasis Prime FZCO ile yürüttüğü finansman sürecinde de 2025 üçüncü çeyrek bilançosunda 150.17 MİLYON TL sermaye avansı kaydedildi; aynı bilançoda ortaklardan 354.15 MİLYON TL alacak kalemi de yer aldı. Bu kayıtların işlem tarafları, sözleşmeler, değerlemeler ve para hareketleri bakımından ayrıntılı şekilde incelenmesi gerekiyor.
Ahmet Emir Akben'in Grainturk yönetimine adaylığını kim önerdi ve hangi değerlendirmeler yapıldı? Mehmet Ali Akben'in BDDK başkanlığı dönemindeki Tera faaliyet izni sürecinde hangi Kurul üyeleri hangi değerlendirmeleri yaptı? Tera Yatırım Holding ile Özova Tarım arasındaki anlaşma neden imzalandı ve dört ay sonra neden feshedildi? Oasis Prime finansmanının gerçek kaynakları, nihai yararlanıcıları ve ödeme koşulları nelerdir? Ortaklardan alacak kaleminin karşı tarafları kimlerdir; bu tutarlar hangi sözleşmelere dayanıyor ve nasıl tasfiye edildi?
Son olarak, bu işlemler bağımsız denetim ve düzenleyici kurumlar tarafından hangi kapsamda incelendi?
Bak dostum, benim amacım "bilgili görünmek" olmuş olsaydı açardım bir YouTube kanalı orada din muhabbeti yapardım. Benimle reel hayatta konuşanlar din konusundaki merakıma ve bilgime şahitlik ederler. Öte yandan şimdi sana ne anlatabilirim ki? Benim neden "Mushaf" dediğimi tefsir usulü ve okutulan kaynaklardan birisi olan Suyuti'nin el-itkan'ını okumuş herkes anlar ama okumayanlar senin gibi kendince niyet okur. Neyse sonuç olarak el-itkan'da "Kur'an'a Mushaf adının verilişi" başlığı altında yer alan iki rivayeti cevap olarak vereyim.
NOT: Soruyu soran engin ilminle metni anlayacağını düşünüyorum ve dahası anladıktan sonra, "aaa rivayete göre Kur'an'a bir süre İncil ve Sifr adını vermişler" diyerek yeni bir aydınlanma yaşayacağını da şimdiden görüyorum.
Replying to @e_ercis
Mushaf nedir? Kuranın kendini isimlendirdiği bir çok isim var iken kendisini isimlendirmediği bir tabiri neden tercih ettin? Amaç bilgili görünmek mi “hallif tearruf” mu?

















