Pinned Tweet
Günde bir hikaye, köşe yazısı okumayan öğretmenin kompozisyon notu vermesi kadar saçma bir şey ancak Türkiye'de olur. Sene 2026. 24 puanlık soruya çocuk cevap vermiş, 8 puan almış. İmla hataları var. Anlatım çok iyi. Konu bütünlüğü sağlam. Yeniden okunması için kurul oluşturuluyor "notlama adaletsiz değil" cevabı geliyor. Kurul öğretmeni tanıyanlardan.
Adamı karısı aldatıyormuş. Durumu bilenler adama kızıp; git hakime şikayette bulun, der. Adam ise: karımın beni aldattığı hakime mi şikayette bulunayım? der.
Belli bir yaşa gelince insan "şifa istemem bağından" demeyi öğreniyor bu memlekette. Özellikle kurumları korkak ve fırsatçı memur-amirlarle dolu görünce. Derman aramaktan çok,tarihe not düşelim, derdimizi paylaşalım diye yazıyorum.
Öğrenciyi düşman gören, gözünün içine bakamayan da öğrencisi için ölen de bu memlekette aynı maaşı alıyor.
Az sonra TRT Radyo'da Gecenin İçinden programında sevgili Tolga Avcı 'nin konuğuyum. – at Kağıthane, İstanbul
Adam çok acıkmıştı.
Elinde bir kalem vardı. Açlığın insanı doğurduğu bir hikâye yazmak istedi.
Olmadı.
Açlığın insanı doğurduğu bir hikâye yazmak istedi. O da olmadı.
Açlığın insanı susturdugu bir hikâye yazdı. Yanından yedikleriyle yetinmeyen, duymayan insanlar geçiyordu. Dişler ve mideden yapılmış insanlar.
Adam artık aç değildi.
Kitabımın yeni baskısında emeği geçen tüm güzel insanlara teşekkür ederim.
@muhitkitap
#hikaye
#öykü
Sonra soğuklar geldi.
En çokta yağmur. Hiç durmuyordu. Yağmura inat top oynuyorduk. Çamura bata çıka.
Bizim kapının önüne bir minibüs geldi. İçinden beyanam(yengem), ebem kadın ve karnını tuta tuta anam... Dondum kaldım. Beyanam bize seslendi: uşak eve gelin!
Kardeşim isimlerini koymuştu bile. İkiz kardeşlerimiz olacaktı. Oysa ben anama üzülüyordum. Zor bir hamilelik geçiriyordu. Karnına ağrılar giriyor, olduğu yere çöküp kalıyordu. Büyük köyde sağlık ocağı vardı . Ama doktor neredeyse ayda bir geliyordu. O gün de komşu köylere haber gidiyor. Hastalığını tutan kim var kim yoksa sağlık ocağına gidiyordu. Hastalık bekler mi; o yıllarda beklerdi. Sus, derdin hastalığa, ağrıyan yerine bir tokat atardın. Daha senin sıran gelmedi, derdin. Hastalık içten içe ağlamaya içini oynaya devam ederdi.
Anam o ağrıyı aylarca çekti. İkizler çok canını yaktı. Ben de salak gibi daha doğum bile olmadan kıskanmayan başlamıştım ikizleri.
Yağmuru çok severim. Yağmuru pek severiz. Şiirler yazarız. Romantik falan oluruz.
Yağmurlu bir gündü. Pis bir hava vardı. Çamura bata çıka top oynuyorduk. Yağmur, temizlemek için değil kirletmek için yağıyordu sanki.
Ne zaman sert, kesintisiz, acımasız bir yağmur yağsa o günü, anamın acısını, kardeşimin doğmayan-düşen ikizlere ağlamasını hatırlarım.
Hayata gelmemiş, hiç kirlenmemiş, hiç kinlenmemiş kardeşlerime imrenirim.
Anamın ağrıları keşke o gün kesilseydi, bıçakla kesilmiş gibi. Anamın ve vatanımın çocuklarının ağrılara keşke o yıllar kadar uzakta kalsaydı... – at Beyoğlu, İstanbul
İl Milli Eğitim Müdürümüz Sayın Doç Dr Murat Mücahit Yentür'e nezaketi için teşekkür ederim.
Öğrencilerimizin yazı çalışmalarını teşvik eden, öğretmenlerimizin yanında olan, mesai saati ve günü kavramı olmaksızın çalışan müdürümüzün yaptıkları ve gayreti takdire şayandır. – at Sancaktepe, İstanbul
Kalemiyle insanın hikâyesine eğilen, birikimiyle gençlerin kendi sözünü bulmasına emek veren kıymetli öğretmenimiz ve yazarımız Zeki Bulduk’un, 13. Necip Fazıl Ödülleri’nde Hikâye-Roman Ödülü’ne layık görülmesinden büyük bir memnuniyet duydum.
Anadolu’nun ve gönül coğrafyamızın sesini Türkçenin incelikleriyle edebiyatımıza taşıyan Zeki Bey’in, Müdürlüğümüz AR-GE çalışmaları kapsamında gençlerimizin edebiyat yolculuğuna da rehberlik etmesi bizler için ayrı bir kıymet taşıyor.
Kendisini gönülden tebrik ediyor; kaleminin bereketinin, sözüne ve gönlüne dokunduğu gençlerle çoğalmasını diliyorum.
Zeki Bulduk retweeted
📚Geleceğin Yazarları Projesi; kelimelerin büyüleyici dünyasına adım atmak, okuma ve yazma serüvenini derinleştirmek isteyenler için ilham dolu buluşmalara kapılarını aralıyor!
İl Millî Eğitim Müdürlüğümüzce yürütülen Geleceğin Yazarları Projesi kapsamında öğrencilerimiz, yazar Zeki Bulduk’un rehberliğinde her pazar Okur-Yazar Atölyesi ve Biyografi Atölyesi’ne katılacak.
Edebiyatın ve sanatın zengin dünyasını birlikte keşfetmek isteyen edebiyat sevdalılarını bu eşsiz pazar buluşmalarına bekliyoruz. ✨
@tcmeb @Yusuf__Tekin @MucahitYentur
Zeki Bulduk retweeted
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde İsrail askerleri, buldozerlerle bir Filistinli kadının evini yıktı.
Eşyalarını toplamasına ve evini boşaltmasına yeterli süre tanınmadığını söyleyen kadın, yuvasının gözleri önünde yıkılışını gözyaşları içinde izledi.
#palestine
Zeki Bulduk retweeted
"Yaşamı kabul etmek gerek. Yaşamı kabul etmek için de ölümü kabul etmek gerek. Klişe gibi geliyor insana ama yapmak kolay değil" alıntısı bana Rilke'yi hatırlattı. Sizce ölümün varlığını kabul etmenin zararsız ve kolay bir yolu var mı?" sorusuna bir hafta önce oğlunu kaybedip bugün de kendisi sırlanan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Cem Akaş şöyle cevap vermiş:
Dördüncü evre kanser olduğumu öğrendiğimde ve onkoloğum bana “Sizin durumunuzda beş yıl bile yaşayan hastalarım oldu” dediğinde ister istemez bu muhasebeye hızlıca giriştim. Kalan kısa kısmı nasıl yaşayacağıma, neleri yapıp neleri boşvereceğime, geride ne bırakacağıma, ailem için ne yapabileceğime hemen karar vermem gerektiğini düşünüyordum. Zor ve gizli gözyaşlı bir dönemdi.
Vardığım nokta şu oldu: Ben 53 yaşıma kadar kendimce iyi bir hayat yaşadım, mutlu bir insan oldum; bunu inkar edecek bir yola girmeme gerek yok, yaşadığım hayatı yaşamayı sürdürebilirim, çünkü ben oyum. Buna karar verebilmemi kolaylaştıran en önemli şey yine bir klişeydi: Sevdim ve sevildim. Herkes bu kadar şanslı değil. Kolay ve zararsız yol: Neden olsun ki?"
Uyku tutmadı.
Yaşlanmak ve yaşamak gelip durdu kapıma.
Annem yaşlanıyor. Tabiata, çocuklarına, hayvanlara, kocasına, başkalarına gücü yeterdi. Elinden gelmeyen iş yoktu. Yatsı ezanına kadar bahçede, ağılda, tarlada çalışır, yetmez sonra da evin içinde çalışırdı. Sözü dinlenirdi. Eve ne alınacak, hayvanlar nasıl beslenecek, çocuklar ne yiyip içecek, hangi düğüne gidilecek, küsülen hangi akrabaların elleri öpülmeyecek, koyunlar ne zaman sağılacak, hatta hastalık bekler doktora ne zaman gidilecek o karar verirdi. Gençlik, dinçlik muhteşem birşey imiş. Kudret imiş. Yaş aldıkça ne kadar bilge olursan ol mühim olmayan zamanlara erince insan hayatı bir rüya zannediyor.
Onun kanatları altında palazlananlar gün gelip üzerinde kanat çırpıp pençe gösterdikçe "yazıklar olsun size verdiğim emeklere" diyecek kadar bile mecali kalmıyormuş insanın. Şahidim. Hatta o cümleyi kurmaktan bile dilini men ediyor, yeter ki kanatlananlar yollarını bulsun diye zehri içine atması.
Annemin hali bana Reisicumhurun hali gibi geliyor. Üzerine kanat gerdiği içeriden ve dışarıdan niceleri kanatlanıp pençesi çıkınca en çok Reisicumhurun etinden kalbinden parça koparıyor.
Annem muhteşem bir bahçe yaptı. Ağaçlar ve çocuklar büyüttü. Torunlar yetiştirdi. Artık kapıya zor yetişiyor. Eskiden yaptığı işin onda birini yaparsa kendini iyi hissediyor. Hiç yaşlanacağını, güçten düşeceğini düşünmezdim. Sanırım o da öyle bir şey olacağına inanmazdı. Bu kaderdir. Takdirdir. Asıl acı olan ise beklenmeyendir. Dalının altındakinin dalını kesmeye yeltenmesidir.
Fakat bir şey var ki benim gözümün gördüğünden öte birşey; doğru yapılan hiçbir şey zayi olmuyor; yanında yörende doğruyu bıçaklayan olsa bile.
Kudretini yitiren Eyyub as, yaşlılığa rağmen evladı olan İbrahim as... İnsanın yaşlanması mühim değilmiş; ne için yaşadığı imiş asıl olan.
İnandığı şey için ömrünü hevesle verenler azalsa da daima olacak. Aileye inanmak ve Allah'a iman her kulun harcı değil.
O kadınların muhteşem sabrı... Meşakkatte bile ah etmeyen halleri. Ve hiç bilemeyeceğim bilgelikleri. – at Beyoğlu, İstanbul
Onlar, ev yapan müteahhitlere itibar ettiler
Biz, aile için gecesini gündüzüne katanlara inandık.
Aile olmak için eve ihtiyaç yokmuş meğer. – at Çekmeköy, İstanbul
Nev (Nevzat Doğansoy) vefat etmiş. Allah rahmet eylesin.
Biraz daha azaldık. – at Çekmeköy, İstanbul
Dünyanın en ağır, en zor, en dokunaklı işçiliğidir maden işçiliği.
Benim için öyle.
Dünyada böyle bir iş olduğunu öğrendiğim günden beri ağlayasım gelir.
Zonguldak Kilimli'de göçükte maden işçisi canlara rahmetle.
Boğazım düğüm düğüm... – at Beyoğlu, İstanbul
Eline su hortumunu alan dik yürüyenlerle benzer biyolojik özelliklerim olduğu için utandım.
Başkaları adına utandığımız utanç çağından çıkamadık.
Anadolu'yu ve dahi cümle İslâm coğrafyasını gözleri dolmadan, yüreği kabarmadan dolaşana aşk olsun! – at Beyoğlu, İstanbul
Replying to @nfodulleri
Necip Fazıl Hikâye-Roman Ödülü: Zeki Bulduk
Roman ve hikâyelerinde Anadolu’nun ve İslam coğrafyasının renklerini, meselelerini ve şahsiyetlerini içeriden ve şairane bir üslupla, zengin ve işlenmiş bir Türkçe ile dile getirmesi sebebiyle Necip Fazıl Hikâye-Roman Ödülü’ne layık görülmüştür.
@zekibulduk
#NecipFazılÖdülleri
Kayıplar Kosova'yı yazdım, çünkü savaş hayatın ta kendisiydi doğduğum günden beri savaşları görüyordum savaşların içindeydim, kendi savaşımı yaşıyordum.
Bozkırn Atları'nı yazdım çünkü bozkırın atları benim çocukluğumu alıp sırtlarına gittiler yakalayamadığım bir yerlere.
"Göçtü kervan kaldık dağlar başında" dediler ben kulağımı değil gönlümü yaslayıp dinledim o dağların türkülerini, göçen kervanları. Gençtim yaralanacaktım ama asla yararlanamayacaktım.
Müstesna Delileri yazdım o sahipsiz insanları, dünyanın en müdanasız insanlarını yazdım; imrendim belki, Allah'tan gayrısına eyvallahları yoktu onların.
Züleyha'yı yazdım, herkes kadar aşıktım. Ben de herkes kadar aşkı anlamak istedim. Herkes gibi aşık olmak istemedim! Züleyha'nın biricik aşkına sığındım bu sebepten.
Boğazın sularını atılan bir kitaptı bizim kaderimiz. Bir Şubat günü alınan kararlarla insanların hayatları alt üst olmuştu ve oturdum hayatını tamir etmek isteyen insanları yazdım.
Bir bozkır çocuğuydum ama uzaklar beni hep çekiyordu. Uzaklar; Afganistan, İran, Kosova, Tanzanya oturdum Afganistan'daki çocukların diliyle mektuplar yazdım, savaştan başını kaldıramayan başını kaldırdığında vurulan çocukların hikayelerini anlattım o mektuplarda.
Saklı öykülerim vardı. Sadece kendime sakladığım bir de ölmüş dostlarım için yazdığım. Sonra dayanamadım, ortaya çıkardım bir sandığı açar gibi açtım onları. Çare yoktu; yaşamak zorundaydık, çare yoktu yazmak zorundaydık !
Dünyanın en uzak Tahran'ında dünyanın en uzak şairini buldum. Dünyanın en yakın Tahran'ında kendime bir başına kalmış bir Mayakovski yalnızlığı buldum. O yalnızlığın içinde İran'da güzel dostlar tanıdım insan sıcağını tattım bir nebze, insana güvenebileceğimi anladım, sustum .
Bana hüzünlü hikayeler anlatan insanları sevdim hüzünlü yüzlerini anlatmaya çalıştım.
Bozkır'da esen bir rüzgardım. Bir gün duracaktım ama belki bir çocuğun elinden bir tohum kapıp başka bir çocuğun rüyasında bir ağaç doğsun diye yazdım.
Dünyaları dolaşsa da eninde sonunda insan annesine gelirmiş. Annemin gökyüzünün altına gelip sığındım ve o gökyüzüne bakıp bir insanın yapabileceği en güzel şey herhalde annesini seçmektir dedim ve annem gibi dua etmeyi öğrendim.
Bir damla kan bin bir kedermiş insan. Bu söze bir şey ekleyebildim mi? Deniyorum. İnsanın yeryüzündeki bitmeyen savaşının ortasında kalbimi yokluyorum ve insan kalmaya çalışıyorum.
Ve yazmak, insanın kendini ifade etmesinden çok kendini tamir etmesiymiş.
Nasipse ev ve mahalle adlı kalelere sigindim ve onları anlatmaya çalışıyorum.
Bu ödülde emeği olan güzel insanlara, mekânlara, cümle canlılara teşekkürü bir borç bilirim.
Kalemle yazmayı bize nasip eden Rabbe şükürler olsun. – at Beyoğlu, İstanbul
Zeki Bulduk retweeted
Yazarımız Zeki Bulduk Necip Fazıl Hikaye-Roman Ödülü'ne layık görülmüştür.Kendisini tebrik eder,başarılarının devamını dileriz.
@zekibulduk #necipfazılödülleri #sevgilimayakovski
Babaannemin, yani ebem kadının hiç çocuğu olmadı; dört torunu oldu. Evet babam evlatlıktı. Ama ebem kadın bize hiçbir zaman uzak birisinin çocuğu gibi davranmadı -ki ne kadar düz, ruhsuz bir cümle değil mi... Nasıl sarılırdı öyle... Bir daha asla sarılmayacak olduğunu bilmenin acısı...
Bizim oralarda, bozkırın ortasında kayalara oyulmuş odalar vardır. O odalarda 70-80 yıl öncesinde insanlar yaşarmış, onlardan biri de ebem kadının genç kız haliymiş. O taşa oyulmuş odalarla ilgili o kadar güzel hikayeler anlattı ki şimdi bile içim ısınır hatırladıkça. Artık öyle hikayeler duymuyorum. Hatta daha da kötüsü hikaye anlatan nineler neredeyse yok .
Dedem, Onbaşının Hacı genç, civan, delikanlı o köye gider gelirmiş. Gittiğinde mutlaka ebemin kapısının önünden geçermiş. Bir iki derken bir gün atının arkasına atmış ebemi kaçırmış; ebem nişanlıymış oysa. Düşmanlık olmuş. Onbaşının Hacı'nın umurunda bile değil. Sevdiği kızı kaçırmış ya varsın dünya üzerine yıkılsın.
Bahtsızlık işte her güzelin bir görünmez ağrısı var. Olmamış çocukları. Dedem, oğlunun birini Onbaşının Hacı dedeme vermiş. Alın bu oğlan sizin, demiş. 6 yaşında kara kuru, donsuz bir oğlan gelmiş, Zebey geline, ben sizin oğlunuz olacakmışım, demiş.
Gerisini anlatmayayım ama Zebey ebemin yani ebem kadının hikayelerini ve tuz çevirmesini söyleyeyim
Köyün minibüsü 80'li yıllarda bizim kapının önüne geldiğinde içim cız ederdi. Beni alıp götürecek, aylarca köye dönemeyecektim. Okuyacaktım. Minibüs kapıda dursun; Zebey ebem avucunun içine tuz alır, karşıma oturur, yüzüme doğru okur okur okur daha sonra tuzu uzatır, omzumda- başımda çevirir, üfle, derdi. Üflerdim. Üfleyince sanki içimdeki bütün kuruntular giderdi. Ardından 'bu el benim elim değil Fatma anamızın eli' derdi. Kapının önünde bir peygamber hanesi neşesi, kapının önünde bir peygamber hanesi hüznü olurdu.
Televizyon evimize geldikten sonra ebem kadının anlattığı Hz Ali cenkleri, Züleyha hikayeleri hepsi bir yere gitti, küstüler sanki. Hele ben okula başladıktan sonra tümden ilişiği kestiler ve ben yazıya başladığımda hep ebem kadının sesi ile yazdım... Evladı olmamış aşkla evlenmiş ve torunlarını evladı gibi bağrına basan bir kadının sesi ile yazmaya çalıştım
Ebem kadının cebinde çekirdek, şeker, Almanya'daki yeğenlerinden gelme 50,10, 20 mark olurdu. Mutlaka ben şekere ve çekirdeğe elimi atardım. Hep çekirdek çitlerdi ve tatlı tatlı 'heyket verirdi' . Yani hikaye anlatırdı. Dünya, babaanneler hikaye anlattığında gerçekten dünya oluyor; gerisi sanki yaşanmamış gibi.
Elleriyle dünyayı tanıyan, elleriyle dünyalar doğuran muhteşem bir kadındı Zebey gelin. – at Beyoğlu, İstanbul



















